05 July 2017

Sınır tanımayan festival: Kavkaz Jazz

Yazının orijinali 5 Temmuz 2017'de jazzdergisi.com'da yayınlanmıştır.

Bu Kavkaz Caz Festivali’ne ikinci gidişim. 2016’da Serdar Barçın, Eylem Pelit ve Okan Duman’lı Tuluğ Tırpan Quartet’le açılış konserini  çalmıştık. Hepimiz festivalden yüzümüzde bir gülümsemeyle ayrıldık ama geçen sene orada yapılan şeye dair bir hissiyat edinmiş olsam da, festivalin bölgede ne kadar önemli bir rol üstlendiğini tam olarak kavrayamadığımı bu sene anladım. Bu yıl Türkiye’den festivale, caz sahnemize taze bir soluk getiren Songs From A Breeze’in yarısı, bas gitarist Şentürk Öztaş katıldı. Sıfırdan yaratılan bir proje ve eğitim programına dahil oldu. Ben de izledim, gözledim, hissettim, şimdiyse yazmaya çalışıyorum.

Kavkaz Caz Festivali, Gürcistan’ın ilk görüşte aşık olduğum başkenti Tiflis’te yapılıyor. Daha önceki hayatlarımdan birinde burada mı yaşamıştım, yoksa baba tarafımdan gelen Gürcü kanı mı bilmiyorum ama oraya her gidişimde kendimi evimde hissediyorum.



Zamanımızın büyük bir bölümünü şehrin sanat ve eğlence merkezi Eski Tiflis’te geçirdik ama genel olarak da söyleyebilirim ki kültür-sanat seviyesi yüksek bir şehir. Her semtte bir tiyatro, bir konser salonu, bir konservatuar binasının önünden geçiyorsunuz. İnsan azıcık gıpta etmiyor değil doğrusu.

Eski Tiflis, şehrin turistik merkezi. İlk görüşte aşkın müsebbibi ahşap verandalı eski Gürcü evleri;  biraz New Orleans’ı, biraz da kovboy film setlerini hatırlatıyor bana. Tarihi doku Unesco koruması altında.


Şehri yukardan izleyen Narikala Kalesi, ibadethaneler, ihtişamlı tarihi binalar, anıtlar, kükürt  banyoları, şehri ortadan ikiye bölen Kura Nehri çok etkileyici ama daha da etkileyici olan: Her yerde sanat var!  Modern sanat şehrin dokusuna yedirilmiş, hayatın içinde yaşıyor. Kendinizi Gürcü törenlerin ‘şerefe’cisi Tamada’yla kadeh tokuşturur, Sovyet yönetmen Sergei Parajanov’un kanatlarının altında selfie çekerken bulabiliyorsunuz. 



Müzik her yerde. Hemen hemen bütün barlarda, cafe’lerde, hatta sokaklarda canlı müzik var. İnsanlar müzikle eğlenmeyi seviyor. Çok içiyorlar ama daha kimsenin kimseyi rahatsız ettiğine ya da bir kavgaya şahit olmadım. Gıpta 2. 

Tiflis’de bolca caz var. Eğer hissiyatım doğruysa bu işin profesyonellerini memnun edecek seviyede kazançlarla değil ama çalmak ve dinlemek isteyen için bolca seçenek var. Jazz Cafe Singer başta olmak üzere, her gece cafe, restaurant  ve barlarda sıkı performanslar ve jam session’lar oluyor. Birkaç heyecan verici genç yeteneğin performansına biz de şahit olduk. Tiflis’de iyi de bir caz dinleyicisi olduğunu söyleyebilirim. Bunu gittiğimiz mekanlarda da, konserlerimizde de gördüm, okuduklarımla teyit ettim. Gençler özellikle ilgili. Kulaklar bölge insanına has yetkinliğe sahip. Bir kere çok sesli müzik geleneğinden geliyorlar (koroları pek meşhur) ve 19. yüzyılın ortalarından beri Klasik Batı Müziği’ne aşina bir millet. Ülkede klasik müzik eğitimi 1917 yılından beri var ama caz eğitimi çok yeni, yine de kendini yetiştirmiş Gürcü caz müzisyenleri 70’lerden beri konserler veriyor. Tiflis Caz Festivali 1978 (2000 yılına kadar büyük aralıklarla), Batum’daki North Sea Caz Festivali 2007 yılından beri yapılıyor ama bu yazının konusu ikisi de değil. 

Kavkaz Caz Festivali bölgedeki, kar amacı gütmeyen tek caz festivali. Bir misyonu var ve bunu 8 yıldır gerçekleştiriyor. Ortak projelerle, bölge ülkelerinden caz müzisyenleri arasında kültürel bir diyalog oluşturmak ve Kafkasya’da cazın gelişimine katkıda bulunmak.

Bu organizasyonun ardında harika enerjisiyle insanı büyüleyen genç bir kadın var, Helen Mechitova. Festivali klasik keman eğitimi aldığı konservatuar yıllarında hayal etmiş. “Yarışmalarda komşu ülkelerden genç müzisyenlerle tanışıyorduk. Onları merak ediyordum. Komşu olmamıza rağmen birbirimizi hiç tanımıyor olmamız üzüyordu beni. Özellikle de 90’lı yıllarda yaşadığımız; Sovyeler Birliği’nin dağılması, bölgesel anlaşmazlıklar, iç savaşlar gibi zor zamanlardan sonra kültürel bağlarımız iyiden iyiye kopmuştu. Bunu değiştirmek istedim. Toplumlarımızın birbirlerin hiç tanımadan, birbirleri hakkında basmakalıp inançları var. Ben sadece harekete geçmek ve sanat yoluyla bunu değiştirmek istedim.” 



Yaptıkları tam da bu. Politik ve toplumsal açıdan ilişkileri sıkıntılı ülkelerden müzisyenleri aynı sahnede, aynı masada buluşturuyor, beraber üretmelerine, müziklerini ve kısa bir süre için dahi olsa hayatı paylaşmalarına vesile oluyorlar. Müzik ortak payda tabii ama daha derinde ortak olan, hepimizin tüm kimliklerimizden bağımsız, insan oluşumuz. Farklılıklarımız ile ne kadar da aynıyız, bunu yer-içer, çalar, danseder, sohbet ederken görmek mümkün. Ötekileştirme her yerde ama Kavkaz Jazz Festivali’nde yok. Ötekileşme değil, aynılaşma var. Zaman içinde herkesin arasında garip bir sevgi bağı kuruluyor, festival ekibiyle, müzisyenlerle kocaman bir müzik ailesinin parçası oluveriyorsunuz. Bunu deneyimlemek pek iyi hissettiriyor. 

Bence bu hissiyatın oluşmasında festival ekibinin payı büyük. Helen, Nino, Beqa,  Lado. Her biri, tek tek, her birimizin rahat ve güvende hissetmesi için maksimum özeni gösteriyor. Tabiri caizse yemiyor, yediriyorlar.  Bu ekibin yaptıkları işe inancı, sevgisi, özeni temelde olunca, üzerine inşa etmek o kadar da zor olmuyor.



Yaptıkları işi çok da kolay yapmıyorlar doğrusu. Düşük bütçelerle büyük etkiler yaratıyorlar ama gittikçe zorlanıyorlar. Geçen sene Ulusal Turizm Ödülleri’nde ‘En İyi Festival / Etkinlik’ kategorisinde finalist oldular ama yaptıkları iş para verenlerin öncelikleriyle örtüşmeyebiliyor. “Hükümetin önceliği Gürcistan’a dair uluslararası bir farkındalık yaratmak. Bunun için dünyaca ünlü müzisyenleri hiç de küçük olmayan bütçelerle getiriyorlar. Bunun da zaman içinde bir kazanımı olacaktır elbette ama lokal ya da bölgesel projelere yönelmiş olan organizatörler finansal kaynak sıkıntısı yaşıyor. Genç ve yetenekli müzisyenler için en azından bir platform oluşturmamız lazım ama bu markaların ilgisini çekmiyor çünkü onlar ünlü isim ve daha geniş kitleler peşinde.”  Pek tanıdık, değil mi?

Festival ilk senesinde Tiflis, Bakü ve Erivan’daki Amerikan Büyükelçilikleri tarafından desteklenmiş, 2011’den beri de Gürcistan Kültür ve Anıtları Koruma Bakanlığı’nın himayesinde, Tiflis Belediyesi’nin desteğiyle gerçekleşiyor. Tiflis Devlet Konservatuarı prova mekanı ve salon desteği veriyor. Gürcistan Ulusal Turizm İdaresi, Jazz Cafe Singer, Downtown,  Askaneli Brothers, Jimsher de festivalin ağırlama ve ikram partnerleri. Tiflis Yunus Emre Enstitüsü de üç yıldır festivale Türkiye’den katılımların destekçisi. Geçen sene de, bu sene de bizi onlar ağırladılar. Böylece biz de bu ailenin bir parçası olduk. Geçen sene Tuluğ Tırpan Quartet’le harika bir seyirciye çaldık, konser büyük keyifti. Bu sene ise festivalin iki misyonunun da tam göbeğindeydik. Bölge ülkelerinden müzisyenleri aynı projede bir araya getirmek ve eğitim.

Bizim katıldığımız projeye geçmeden önce festivalde konser veren diğer gruplardan da kısaca bahsetmek istiyorum. Gürcistan’dan Auditorium A’nın konserini beni yanlış yere götüren taksici sebebiyle kaçırdım ama yemekte müzisyenlerle biraz  vakit geçirme fırsatım oldu; pırıl pırıl, güzel, genç insanlar. Gecenin devamında; Ermenistan’dan Lucy Khanyan Trio, Artur Grigoryan Quintet ve Azerbaycan’dan ZZAJ Patterns ilham veren müzik ve performanslarla paylaştı aynı sahneyi. Bu genç müzisyenler, sonraki gecelerde jam session’larda birlikte çaldılar, hikayelerinin yanı sıra müziklerini de paylaştılar.

Gelelim bizim projeye. Bu sene Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve Türkiye’den 4 müzisyen, Kavkaz Caz Festivali’nin eğitim programı için bir araya geldi. 4 gün boyunca başvuran amatör ve profesyonel müzisyenlerle ayrı ayrı ve birlikte çalıştılar, sonra da 19 Haziran’da ilk sette dörtlü olarak, ikinci sette de öğrencileriyle birlikte bir konser verdiler. 



Azerbaycan’dan Salman Gambarov (p), Ermenistan’dan Armen Hyusnunts (s.sax, t.sax), Gürcistan’dan George Melikishvili (d) ve bizden Şentürk Öztaş (el. b). Farklı kuşaklardan, farklı müzikal disiplin ve geçmişlerden 4 müzisyen. Aslında riskli bir buluşmaydı, sonuç iç açıcı olmayabilirdi. Onların profesyonellik seviyesinde ortaya elbet eli yüzü düzgün bir şey çıkardı ama süreç keyifli olmayabilirdi. Oysa beklenenden çok daha fazlası oldu. Bu 4 müzisyen birlikte çalmaktan (ve vakit geçirmekten) büyük keyif aldı, hatta heyecan duydu. O kadar ki, festival bittiğinde artık ortada tekrar ve tekrar birlikte çalmak isteyen bir grup vardı.  Sadece 4 saatlik bir provayla kendi orijinalleri ve geleneksel parçalarının düzenlemelerinden oluşan bir konser çaldılar. Sahnede hepsi birer solist ama aynı zamanda da iyi birer eşlikçiydi. Kimsenin ön plana çıkmak ve diğerlerini domine etmek  gibi bir derdi yoktu, ki böyle buluşmalarda buna sıkça rastlanır. Provalarda da, konserde de herkes birbirine gerekli özgürlük alanını tanıdı, fikirlerini dikkate aldı. Bu kadar kısa sürede, adeta yıllardır birlikte çalıyormuşçasına, az rastlanan bir uyum yakaladılar. Bunun çok da sık rastlanmayan bir şey olduğu konusunda herkes hemfikirdi.



Müzikal olarak aynı dili konuşmanın yanı sıra, toplumsal ve sektörel olarak yaşadığımız şeylerin benzerliği de bu bağın kurulmasında önemli bir faktördü.  Kültür politikaları, ilk feda edilenin caz olması ve kaliteli bir şeyler yaratmaya çalışırken yaşanan zorluklar konuşulurken herkes birbirinin cümlesini tamamlıyordu. Bu da birlikte bir şeyler üretmeye devam etmek için harika bir motivasyondu.  Pek yakında onları Türkiye’de de izleme fırsatı bulacaksınız. 

Bu 3 müzisyen farklı projelerle defalarca Türkiye’ye gelmiş zaten, belki izleyenleriniz vardır. Salman Gambarov, 2014’te İstanbul Caz Festivali’nde Yıldız İbrahimova, Önder Focan, Şenova Ülker, Fatih Ahıskalı ve Ferit Odman’la çalmış. Alışılmış çerçevelerin dışını denemeye açık bir müzisyen, Bakustik Caz grubunun yanı sıra, dünyanın birçok yerinden müzisyenle,  farklı etnik müzikleri cazla buluşturan projeler yapıyor. O bizim Salman Can’ımız, ilk başlarda hiç açık vermiyor ama gerçek bir centilmen olduğu zamanları saymazsak kendisi adeta yaramaz bir çocuk. Çalarken değil ama, işini çok ciddiye alıyor. Müthiş duygu yüklü bir çalışı var, diğer müzisyenlerden aldığı duyguyu kendi filtresinden geçirip öyle cümlelerle geri veriyor ki, hafifçe bir sarsılıyorsunuz.


Armen Hyusnunts Ermenistan Devlet Caz Orkestrası’nın sanat yönetmeni ve şefi. Projelerinden bize tanıdık olan Armenian Navy Band var, birkaç kere Türkiye’de bu projeyle çalmış. Armen’in Arto Tunçboyacıyan’la bir de trio’su var. Armen zarif bir insan, bunu müziğinde de gündelik paylaşımlarda görebiliyorsunuz. Çalışında doğuyla batının hoş bir karışımı var, bize yakın nameler, ustaca çalınmış.



George Melikishvili Gürcistan doğumlu ama kariyerinin büyük bir bölümü New York’ta geçmiş. Esperanza Spalding, Avishai Cohen, Raul Midon gibi isimlerle çalmış. Davulculuğunun yanı sıra kendisi aynı zamanda bir şarkıcı / şarkı yazarı. Gitar çalıp beste ve düzenlemelerini seslendirdiği bir projesi de var. George bu seneki Ankara Caz Festivali’nde ve birkaç yerde daha Evrim Özşuca ile çalmış.  Meğer 2015 sonunda birlikte bir albüm de kaydetmişler, yakında yayınlanacakmış. George gayet sağlam bir davulcu ama ona dair aklımda en çok yer eden, grup arkadaşlarıyla birlikte çalmaktan aldığı keyfin yüzüne yansıyışıydı. Sanki öyle derin buluşma anlarıydı ki onlar, bu dört yabancının arasındaki derin iletişime gıpta etmeye doyamadım.


Ve grubun en genci Şentürk’ümüz. Diğerlerinin aksine, katıldığı ilk uluslararası ortak proje olmasına rağmen sürece mükemmel bir biçimde dahil oldu, projeye groove’unu ve kalbini kattı. Şentürk’le kısa bir süredir tanışıyor ve çalışıyoruz, heyecan verici bir bas gitarist. Heyecan vericiliği, belki de onun yaptığı işe duyduğu heyecandan kaynaklıdır. Daha yapmak istediği, kendine ve müzisyenliğine katmak istediği çok şey var. Zaman içinde ondan güzel işler dinlemeye devam edeceğimizi hissedebiliyorum. Aynı zamanda kendisinin gerçekten şen bir Türk ve güven telkin eden bir yol arkadaşı olduğunu da söylemeliyim. 



Gelelim işin eğitim kısmına. Gelelim, yoksa bu yazı hiç bitmeyecek. Festival eğitim fonksiyonunu çok önemsiyor çünkü ülkede caza ilgi büyük ama caz eğitimi oldukça yeni, öğretmen eksiği var, finansal kaynaklar da caz bölümünün ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyor. Caz müzisyenlerinin büyük bir bölümü kendi kendini yetiştiriyor, o yüzden farklı kültür ve birikimlerden profesyonellerle çalışıp onların tecrübelerinden faydalanmak onlar için çok değerli. Orada olan herkesin bir şeyler öğrenme arzusuyla geldiğini gözlerinden okuyabiliyorsunuz. 



Eğitim programına basçılar, saksofoncular, gitarist ve vokalistlerden büyük bir ilgi vardı. Öğrenci ve amatörlerin yanı sıra profesyonel müzisyenler de katıldı çalışmalara. Yetenek ve enstrümana hakimiyet seviyeleri etkileyiciydi ama profesyoneller hariç, tüm enstrümanist ve şarkıcıların grupla performans tecrübesi eksikti. Hocalar da ağırlıklı olarak buraya yöneldiler. Piyano, saksofon, bas ve davul sınıflarında birebir çalışmalar da yapıldı ama provaların büyük bir kısmında hocalar ve profesyoneller katılımcılarla birlikte çalarak onlara grup içi performans deneyimini yaşattılar. Grup arkadaşlarını dinlemeyi, takip etmeyi, grup liderliğini, eşlikçiliği deneyimlettiler. Birçok katılımcıdaki değişiklik gözle görünecek kadar ortadaydı. Bir eğitimi olmadığı, kendi kendine çalarak bas gitar öğrendiği için kendine, soru sormaya çekinecek kadar güvenmeyen genç adamın içinden müzikte ne yönde ilerlemesi gerektiğini bilen, bunu yapabileceğine inanan genç bir adam çıktı. Sololarda elini kolunu nereye koyacağını bilemeyen solistlerin içinden, sahne prezansı olan, orkestrayla birlikte doğaçlayabilen, sanki kırk yıllık şarkıcılar çıktı.  



Tabii ki tüm katılımcılar konserde yer alamadılar ama herkes bu çalışmadan işine yarayacak bir şeyler kaptı. O yüzden bu çalışmaların sürekliliği önemli, bunu sürekli kılabilmek için de destek gerekiyor. Geçen seneki eğitim programınında, Louisville Üniversitesi’nden saksofoncu Michael Tracy ve gitarist Craig Wagner 2 haftalık bir çalışma yapmıştı, bu sene çalışma süresi 4 gündü. 

Eğitim süreleri, konser sayıları düşüyor ama festival kararlı bir şekilde yoluna devam ediyor. Dinleyici ve katılımcılardan aldıkları yorumlar, festival esnasında paylaşılanlar,  onları bu yolda cesaretlendiriyor. Kurulan bağlar samimi ve kalıcı. Kendimden biliyorum, orada ilham verici işler yapan kızkardeşlerim (ve artık erkek kardeşlerim) var. Ben onların gönüllü partneri olmaya devam edeceğim. Müzikle bir araya gelmeye, konuşmaya, dinlemeye, paylaşmaya devam edeceğiz.




No comments:

Post a Comment