22 May 2021

Bu global yanılsamadan uyanılmayacak olduğunu bilmenin derin hüznü

Link’lerdeki bilgilerden faydalanmanızın yazıyı daha anlamlı ve daha az spekülatif kılacağını sanıyorum. Okuyup doğru bulduğum ve referans vermek istediğim her şeyi yazının içine sığdıramadım haliyle, link’ler benim belki bir cümleyle ifade ettiğim bir durumun açılımını bilimsel referanslarıyla verecek size. Kaynakların bazıları İngilizce, eğer bu sizin için bir problemse lütfen Google Traslate’den faydalanın, aplikasyonun yıllar içindeki gelişimi gerçekten şaşırtıcı, her zaman doğru çevirmese bile, metni anlamanızı sağlayacaktır. 


Peki ya Korona sandığımız şey vücudun doğal bir sürecinden başka bir şey değilse? Daha hasta ediciliği bile bilimsel olarak kanıtlanmamış bir organizmayı altetmek için, koruyuculuğu henüz kesin olmayan ama zarar verme potansiyeli yüksek sıvıları bedenimize almak neden?” 

Günümüzde buna benzer sorular sorana ne derler? Cahil? Komplo teorisyeni? Aşı inkarcısı? 

Tabii ki “D hepsi”!

Ben bu soruları fazlasıyla soruyorum, tek derdim çevremde pandeminin etkilerini o ya da bu şekilde yaşayan, sevdiğim, önemsediğim kişilere de bunları sordurmak. Ama ben bir komplo teorisyeni değilim. Koronavirüsün biyolojik bir silah olduğundan, virüsü laboratuarda yapıp üzerimize saldıklarından, yaşlı nüfusu azaltmak için bir girişim olduğundan, paradan kripto paraya - fiziksel dünyadan dijital dünyaya geçişi hızlandırmak için yapıldığından ya da Bill Gates patentli olduğundan bahsetmiyorum, bunları olası bulmadığımdan değil. Pandemi realitesinin inşasında hiç kuşkusuz bazı oyun kurucular var ve böyle bir ‘manik' durumdan kimlerin faydalanacağını aşağı yukarı tahmin etmek zor değil ama ben işin bu kısmıyla ilgilenmiyorum. Bizim çıkışımız oradan değil, en azından benimki değil.

Ben şöyle şeyleri merak ediyorum.


Kontrol deneyleri bilimsel doğrulamanın esaslarından biriyken, neden sağlıklı insanlardan örnek alınıp virüsün varlığı sorgulanmıyor? Neden ‘yanlış pozitif’ler asemptomatik olarak kayda geçiyor da, dışardan geldiği söylenen bu ‘düşman’ın sağlıklı, sağlıksız, insan, hayvan, bitki her canlıda çıkabileceği ihtimali üzerine giderek, daha çok kontrol deneyi yapılmıyor? Bu kontrol deneylerinin yalnız SARS-CoV-2 için değil, tarihte hiçbir virüs için yapılmadığını okuyorum, aklım almıyor. 

Neden tüm dünyada yaygın inanca aykırı şeyler söyleyen doktorlar ve bilim insanları birer birer ortadan kayboluyorlar, televizyon programlarına davet edilmiyorlar, video’ları yayından kaldırılıyor? Her konuda görüşü alınan ve pandeminin başında “Virüsler her yerde ve her zaman vardı, siz bağışıklığınızı güçlü tutun” diyen Canan Karatay neden artık hiç ortalarda yok? Dünyanın en çok atıfta bulunulan bilim adamı olduğu söylenen, epidemiyolog ve Stanford Üniversitesi profesörü John Ioannidis’in pandeminin başlarında yüklediği ve ‘sansasyon tuzağına düşüyoruz’ diyerek koronavirüsün sanıldığı kadar tehlikeli olmayabileceğini söylediği, 5oo.ooo’in üzerinde izlenen video’su neden Youtube tarafından yayından kaldırıldı? Bilim dünyasının farklı bakış açılarına neden tahammülü yok? 


Neden 1800’lü yıllardan beri benimsenmiş olan ve Louis Pasteur’ün babası olduğu, ‘Bir mikrop bir hastalığın salt sebebidir, bunu da ancak bir ilaçla tedavi etmek mümkündür’ olarak özetlenebilecek olan mikrop teorisi, günümüzde hala modern tıp tarafından sorgulanmıyor? Pasteur bile ölüm döşeğinde rakibi Claude Bernard’a hak verdiğini söyleyerek, “Mikrop hiçbir şeydir, çevre her şeydir” diyerek kendi teorisini çürütmüşken, 126 yıldır neden hala o mikrobu altetmenin peşinde koşuyoruz da, çevre (insan bedeni ve yaşadığı ortam) koşullarına bakmıyoruz? Bunu yaparsak; yediğimize içtiğimize, uykumuza dikkat eder, stres faktörleriyle mesafemizi mümkün olduğunca korur; (çok özetle) ilaçlı sebze-meyve, plastik, radyasyon, sentetik giysiler gibi zehirlerden uzak kalmaya çalışır ve bedeni doğasıyla uyumlu hale getirirsek, mikrop içine düştüğü ortamda tutunamaz, ilaca ihtiyaç kalmadan çevre kendi savunmasını kendi yapar, ahenginin bozulmasının önüne geçerdi. Fakat ilaca ihtiyaç duymamak istenen bir şey olsaydı, zaten yatırımlar bağışıklığı güçlendirmek ve insanı bu konuda bilinçlendirmek üzerine olurdu. Oysa tıp eğitimleri hala hasta değil, hastalık odaklı. İnsanı bir bütün olarak gören kadim tıptan, modern tıbba (ve tabii bunun eğitimine) geçişin de, 19. yüzyılda, ilaç endüstrisinin iyice yerleşmesiyle aynı zamanlara rastlaması şaşırtıcı olmasa gerek. Aşının tek çözüm, bütünsel yaklaşımın; ‘alternatif’, ‘son çare’, ‘saçmalık’ olarak algılandığı günümüzde, hiç kuşkusuz uzun soluklu bir çalışmanın meyvelerini yiyiyoruz. Tek tip bakışın kimlerin ekmeğine yağ sürdüğünü tahmin edebiliyoruz da, herkes mi maşa, herkes mi insan hayatı üzerinden para kazanmanın hesabını yapacak kadar kötü ruh? Tabii ki değil! Her oyunda olduğu gibi bu pandemi oyununda da oyun yazarları, hiç sorgulamadan rolünü oynayanlar ve sorgulayıp da sesini duyuramayanlar var.  Benim bu yazıyı yazıyor olmam da bu doğrultuda biraz komik görünebilir ama sadece birkaç kişinin benim sorduğum soruları sormasına ve yaratılan korku imparatorluğundan kendini alıp doğru yere bakmasına sebep olmak bile benim için büyük bir geri dönüş olur.

Yaşananların gerçek, dünyanın her yerinden gelen ölüm haberlerinin doğru olmadığını, bu sebepten müthiş acıların yaşanmadığını söyleyebilir miyim? Hastanelerdeki tabloyu, sağlık personelinin ön saflarda yaşadıklarını yadsıyabilir miyim? Ne münasebet! Sadece farklı bir bakış açısıyla bu realitenin de farklı olabileceğini düşünüyorum. Pandeminin başından beri ülkemiz ve dünyadaki vaka, iyileşme ve ölüm sayıları günlük ve total olarak duyuruluyor. Bunlar resmi rakamlar. Belirti gösterip de evlerinde kendilerini doğal yöntemlerle tedavi edenler bu istatistiklere dahil ediliyor mu? Hayır. Neden? Sadece benim çevremde çok örneği var. Bu sene influenza’dan ölümlerin azaldığı söyleniyor, acaba korona ile benzer semptomları olan bu hastalıktan kayıplar da, korona olarak kayda geçiyor olabilir mi? Ya da pozitif çıkmadan önce varolan sistemik rahatsızlıklardan ölümler de, yine korona olarak mı kaydediliyor? Sağlık Bakanı Eylül ayında yaptığı bir basın toplantısında enfeksiyon hastalıklarından ölümlerin de, Kovid-19 olarak kaydedilmiş olduğunu kendisi söylüyor. Bir gazeteci de çıkıp bunun üzerine gitmiyor. Öte yandan Türk Tabipleri Birliği, vaka sayısı açıklananın çok altında diye bağırıyor, ardından medya ve herkes bir ağızdan. Ortalık mahşer yeri, korku tarafından yönetiliyoruz. Daha tehlikeli, daha öldürücü, daha, daha... Bakabildiğimiz sadece ‘Kaç yeni vaka, kaç yeni ölüm, kaç yeni mutasyon?’ oluyor. Öte yandan filyasyon ekipsiz, hastanesiz, doktorsuz, babadan kalma yöntemlerle iyileşenlerin sayısı az değil ama istatistikler içinde değiller (bu verinin oranı düşüreceğine hiç şüphem yok), dahası algımızın içinde bile yoklar. 


Ölümlerin büyük ölçüde ileri yaş gruplarında ve kronik hastalık sahiplerinde gerçekleştiğini biliyoruz ama gençler de bu tablonun dışında değil. Peki öldürücü olanın mikrop mu yoksa uygulanan tedavilerin ve alınan önlemlerin beden üzerindeki yıpratıcı etkisi mi olduğunu gerçekten biliyor muyuz?  Bilim şu ana kadar koronanın öldürcülüğünü ispat etti mi? Prospektüsünde ‘bir tanesini bile almadan on kere düşün’ dedirtecek uyarılar olan ilaçların avuç avuç veriliyor olmasının, bedenin iflasında payı olabilir mi? Tabii ki sahadaki çabalar gerçek ve sağlık personeli canla başla can kurtarmaya çalışıyor ama ya kullanılan yöntemler bağışıklığı güçlendirmek gerekirken, tam tersine iyice zayıf düşürüyorsa.

Kullanılan tedavi yöntemlerin ölümlerindeki olası paylarına dair istatistiki veriler içeren şu1 yazıyı okumanızı tavsiye ederim. Başlığı ‘Peki Ama Bu İnsanlar Neden Ölüyor?’. ‘Korona’ deyip geçmek cepte ama cevap gerçekten bu mudur? 

Ben bir komplo teorisyeni değilim. Son üç ayı saymazsak, hayatını bilim makaleleri okuyarak geçiren biri de değilim. Günümüz realitesini kendi birikimleri doğrultusunda yaşayan, okuyup öğrendiklerini deneyimleriyle birlikte aktarmaya çalışan bir bireyim sadece. 

2014 yılında annemi çoklu organ yetmezliğinden kaybettik. Hastaneye yüksek tansiyon ataklarıyla yatmıştık, o zaman farkında değildik, altındaki sebep basit bir dehidratasyonmuş (susuz kalma). Annemin uykuda, hatta pataloji uzmanı ve fitoterapist Dr. Elif Güveloğlu’nun bağışıklığını güçlendirmek için verdiği bitkisel takviyelerle, gerilemeye başlamış bir meme kanseri vardı ama hastanedeki doktorların bunu öğrenmesi bizi geri dönüşsüz bir yola soktu. Gelsin tetkikler, araştırmalar, annemin içine korku düşürmeler... Doktoruna yalvardığımı hatırlıyorum, “Ne olur bırakın kanseri, şu anda yaşadıklarının onunla bir alakası yok”. Bana cevabı kanımı dondurmuştu: “Eğer vücutta kanser varsa, biz her şeyi ondan biliriz”. Epey kısıtlı bir bakış açısı, sizce de öyle değil mi? Bütün bu tetkikler, verilen antibiyotik ve ilaçlar ile yaşatılan endişe ve stres sonucunda, annemin bağışıklığı iyice düştü ve hastane mikrobu kaptı. Sağlıklı insana hiçbir şey yapamayan ama hareketsiz ve güçsüz bedelerde cirit atıp kendini oradan oraya yayan bakteriler, annemi yoğun bakıma soktu. Görünürde her şey kontrol altındaydı, şekerini tansiyonunu, oksijen seviyesini makineler ayarlıyordu. “Bizim için en kolayı bunları regüle etmek” demişti doktoru, gerçekten de basıyorlardı ilacı şeker, basıyorlardı ilacı tansiyon normal seviyesine geliyordu, peki bu ilaç yüküyle bedenin bütününe ne oluyordu? Bedenin kendini bırakışını ve organların teker teker iflas edişini, günbegün çaresizlikle izledik. Peki bu doktorlar kötülük yapmak için mi oradalardı? Hayır tam tersine can kurtarmaya çalışıyorardı ama bildikleri buydu, böyle öğretilmişti, kadim tıbbın öğretileri ise hoş sedadan başka bir şey değildi. Şimdi durum farklı mı? 


Hayır, tıp hala düşman mikrobu öldürecek sihirli merminin peşinde, peki ya ateşleme sonucu ortama yayılan barut ve metal parçacıkları, saçma taneleri? Tüm kurtuluşumuzu aşılara bağlamış gidiyoruz. Milletçe, hayır dünyaca aşı türleri, koruma potansiyelleri, yan etkileri konusunda uzman olduk. Ya da olduk mu? Kaç doz gelmiş, kaç doz yapılmış, ne kadar ihtiyaç varmış, verimli bir aşılama sonrasında bu illetten ne kadar zamanda kurtulurmuşuz; bunları konuşuyoruz da aşı sonrası etkileri yeterince takip ediyor muyuz? Bizde aşı sonrası ölüm ve ağır yan etkiler duyurulmuyor. Dünyadan haberlere baktığımda, aşı sonrası yaşanan komplikasyonları aşılanan kişinin varolan sistemik hastalıklarına bağladıklarını ve aşıyla direkt bir bağ kurulmadığını görüyorum. İyi güzel de kardeşim, bu insan(lar) bugüne kadar o kronik sistemik rahatsızlıklarıyla paşa paşa yaşıyordu, bugün mü tuttu ecel(ler)inin geleceği? Üstelik bunlar medyaya yansıdığı kadar tek tük de değil ama haber bültenlerinde (yerli ya da yabancı ana akım) duyuyor muyuz bunları? Yoksa “Buggüün 49.500 vakayla Avrupa birincisiyiz” gibi, insanın içine iyice korku salan ve sadece aşıyı işaret eden ‘sloganvari’ cümleler mi kuruluyor, etkisi hiç düşünülmeden? Medya bilerek ya da bilmeyerek içinde bulunduğumuz 'koronamani'nin en büyük ateşleyicilerinden biri. Kitlesel inançlar üzerinde bu kadar etkisi olan bir gücün madalyonun iki yüzüne de aynı derinlikte bakmasını istemek, araştırmacı gazeteciliğin sözde değil özde olmasını beklemek romantiklik mi bilmiyorum ama soruyorum, neden aşı sonrası komplikasyonlardan da, aşının kurtarıcılığı kadar konuşulmuyor? Bunlar yaşanmadığı için mi? Sanmıyorum. Bu2 sadece benim karşıma çıkan bir örnek, yüzlerce insanın aşı sonrası komplikasyon bildirimi var. Hepsini okuyamadım, sevdiklerim için endişe duymama sebep oluyor. Gruplardan gelen daha yakın hikayeler de var. Peki bunları neden duymuyoruz? Duyuyoruz tabii de, resmi kaynaklardan ya da medyanın kendi araştırmaları sonucu değil, sosyal medyadan ya da gruplardan haberdar oluyoruz. Resmi kaynaklar açısından bakmamıza gerek bile yok sanıyorum. Eldeki tek çözüm bu olduğuna göre, aşıya olan güvenin sarsılmasını isteyeceklerini sanmıyorum. Peki ya insanların bilgilenme ve kendi adlarına karar verme hakkı? Medya tarafından bakınca da, bizim ulaştığımız bilgiye onların ulaşamayacağını düşünmek zor. O zaman neden aşıyla ilgili gündemimiz ‘kaç doz gelmiş, kaçı yapılabilmiş, kaçı eksik kalmış, hangi meslek grupları öncelikli olmalıymış’tan öteye gidemiyor da, şu an ‘tek çare’ olarak görülen aşıların güvenliği ve zerk sonrası etkiler etraflıca araştırılıp haber yapılmıyor? Neden felaket haberlerinin yanı sıra, umut verici iyileşme hikayeleri de paylaşılmıyor? Az oldukları için mi? Az olduklarını bilmiyoruz, sadece ortada olmadıklarını biliyoruz. Duyurulsalar, alınacak cesaret verici örnekler olduğunu görsek, bu ‘illet’ karşısında daha güçlü olmaz mıyız? 

Aşılarda kullanılan yardımcı maddelerin insan vücudu üzerindeki etkileri, çocukken hepimizin paşa paşa olduğu bazı aşılara dair istatistiki bilgiler ve Sinovac aşısına dair, referansları eşliğinde görüş bildiren bu yazıyı okuyunuz3.


Aşıya olan mesafem, modern tıbbın bedeni güçlendirmeyi es geçtiği, ‘mikrop=hastalık, ilaç=tedavi’ bakışına olan mesafemle aynı. Bu tedavi yöntemine inanmıyorum ama çoğunluk inanıyor. Bu aşılar yeterince test edilmemiş, koruyuculukları daha tam kanıtlanmamış olsa da, tek çözüm olarak görülüyorlar. İçlerindeki yardımcı maddelerin kısa ve uzun vadeli etkileri bilinmiyor. Fısıltı şeklinde yayılan ama ortalıkta konuşulmayan aşı sonrası hikayeler endişe verici ama belli ki korona daha ürkütücü geliyor. Kısmen bilinçli, kısmen de bilinçsizce yaratılan realite düşünüldüğünde, nasıl gelmesin? “İnsanlığın sonunu getirebilecek bir virüsle karşı karşıyayız, varyantlar daha da öldürücü, üçüncü pik en kötüsü, gençler ve çocuklar artık çok daha fazla hastalanıyor, yoğun bakımlarda yer bulunamıyor, vaka sayılarında Avrupa (nüfusa oranlarsak dünya) şampiyonuyuz, en az bunun üç katı ölüm var, gerçek rakamları açıklamıyorlar...” Peki kendisinden korunmak için insanların denek olmayı  göze aldığı bu SARS-CoV-2, gerçekten hasta etmek üzere bedenlerimizi işgal eden bir mikroorganizma mı? Söylenen bu da, acaba olan da bu mu? 

Her şeyden önce virüsün bilimsel prensiplere göre izole ve pürifiye edilmediğine dair yaygın bir söylem var, her yerde edildiği yazıyor, o ayrı. Virüsün gerçekten, bilimin prensiplerine uygun olarak izole (dokudan alınan örnekten virüsün ayrılması) ve pürifiye (virüsün antibiyotikler, steroidler ve taşıyıcı hücreye ait DNA-RNA’lar da arındırılması) edilip edilmediğine kendiniz karar vermek için, bu yazıyı4 okumanızı tavsiye ederim. Salgının başlangıcında Çin’den gelen ilk makalelerde virüsün varlığından bir olasılık olarak söz edilirken, o makalelere dayandırılarak yazılmış diğerlerinde, virüsün varlığı ve hasta ediciliğinden bilimsel bir gerçek olarak bahsedildiği ama bunu doğrulayacak altın standartlara uyulmadığı, bu yazıda kaynaklarına referans verilerek anlatılıyor.    


Gelelim PCR testleri’ne... Bireysel olarak bizim, ülkenin ve dünyanın sağlık ve sosyo ekonomik koşullarını tayin eden, başlarda güvenilirliği cılızca sorgulansa da, gidişatın tek belirleyicisine dönüşmüş bu oyuncunun dedikleri esas kabul ediliyor. Yanlış olması çok muhtemel sonuçlar vakaları artırıyor, korkuyu katlıyor, olayın vahametini devleştiriyor. Öyle korkuyoruz ki, sorgusuz sualsiz yılana sarılıyoruz. Kontrol deneyleri yapılmıyor, belirtisiz pozitifler sorgulanmıyor, ‘bir pozitif-bir negatif’ler “e arada olur o kadar” tadında değerlendiriliyor ve PCR testleri global olarak kaderimizi belirliyor. Peki Merkel’in danışmanı, B & M Gates Vakfı’ndan destekli Berlin Charite Tıp Fakültesi, Viroloji Enstitüsü Başkanı Christian Drosten ve ekibinin PCR testini sundukları makalelerinde5 (eng), henüz Wuhan’dan virüsün genom bilgisi gelmeden önce, gen bankasındaki SARS virüs sekanslarından yola çıkarak kalibre ettiklerini ifade ettikleri bu testler neyi arıyor ve gerçekte neyi buluyor? Eldeki RNA sekanslarından, bilgisayar marifetiyle oluşturulmuş olan virüs genomuna dayalı bir tanı cihazından bahsediyoruz. Bu konunun yanı sıra, virüsün izole ve pürifiye edilmemiş olmasına örneklerle değinen ve konuya dair Sağlık Bakanlığı’na yapılan bilgi çağrısını da içeren kapsamlı yazı için buraya6 buyrunuz lütfen. 


Peki ortada henüz varsayımlara değil de, bilimsel kriterlere dayandırılarak kanıtlanmış bir virüs yokken, hangi aşıdan ve tedaviden bahsediyoruz? Eğer SARS-CoV-2 virüsünün benzerleri üzerinden tanı konabiliyorsa, neden eski aşıları kullanamıyoruz? Onlar eskidi ve mikrop mutasyon geçiriyorsa, tanı cihazının kalibrasyonunda nasıl oluyor da eski mikropların genetik dizilimi kullanılabiliyor? Biraz çelişkili durumlar değil mi sizce de?  PCR testlerinin yaşadığımız realiteyi oluşturan faktör olduğu düşünülürse ‘biraz’ az kalıyor. Bu arada Alman Avukat Reiner Fuellmich önderliğindeki Alman Korona Araştırma Komitesi, Christian Drosten ve DSÖ’ne, bilimsel sahtekarlık ve dolandırıcılık suçlamasıyla dava açmak üzere. Füellmich’in beyanını buradan7 (eng) okuyabilirsiniz ve bence okuyun da. Gözünüzden kaçmış olabilecek bir çok açı sunuyor Fuellmich bu yazıda.

Bütün bunları gördüğümüz halde hala ‘Truman Show’ setinin içinde kalmaya devam edebilecek miyiz? Yoksa artık sormaya başlayacak mıyız? Belki de aşı tek çözüm değildir, belki çözüm bile gerekmiyordur. Belki güvenilirliği üzerinde soru işaretleri taşıyan testler; dışardan gelip bedenlerimizi istila eden mikroorganizmaları değil de, bedenimizdeki yenilenme ve arınma süreçlerinde hücrelerden atılan partikülleri tespit ediyordur. 

Mesela eksosomlar, boyutları 30-150 nm olan, içinde RNA ile protein molekülleri olabilen ve hücre dışına salınan nanokesecikler. Eksozomların salgılanması hücrelerin birbirleriyle iletişim kurma yollarından biri; görevleriyse bağışıklık sistemi yanıtının düzenlenmesi, sinyal iletimi ve genetik materyal transferi . Aşağıdaki resimde görebileceğiniz gibi bu arkadaşlar SARS-CoV-2 ile büyük benzerlikler taşıyor, altın standartları olmayan bir test cihazının, bu ikisi arasında yanılması gayet olası görünüyor. 



Görsel Coronaloji.com'dan alınmıştır.

Virüs teorisi ile eksosom teorisinin karşılaştırıldığı video’yu izlemenizi çok isterim, konuyu gayet güzel özetlemişler. Şu anda inanması zor görünse de, farklı ve dünyadaki bir çok saygın ama ortalarda gözük(e)meyen bilim adamı tarafından da desteklenen bir bakış açısı bu.

Gerçekten global olarak bu kadar büyük bir yanılgının içinde olabilir miyiz? 150 yıldır aynı at gözlüğünden bakıldığı düşünülürse, çok büyük ihtimalle, hele ki bunun değişmesinden büyük kar kaybına uğrayacak, hatta yok bile olabilecek yapılar varken. 


Liu Riu-Global Times China

En başından beri olan bitenin, olduğu söylenenle aynı olduğuna ikna olamıyorum. Detaylarla son üç aydaki kadar ilgilenmiyordum doğrusu ama bunun bir kampanya olduğu hissini hep taşıdım, hem de reklam - pazarlama derslerinde okutulacak cinsten, başarılı bir kampanya. Korku mükemmel bir biçimde kullanıldı, herkes korkuyu aktarma konusunda gönüllüydü. Hep düşündüm ve çevremdekilere sordum: “Sen hiç gripten ölmekten korktun mu?” Çünkü bu vesileyle öğrendik ki, bir yılda, dünyada gripten ölüm sayısı hiç de az değilmiş. Hayır! Kimi hafif geçiririr, kimi ağır ama ben daha kimsenin gripten ölmekten korktuğunu görmedim, duymadım. Acaba her gün televizyonlarda kaç yeni vaka ve ölümün olduğunu duysaydık, işimizden ve sosyal hayatımızdan koparılsaydık, herkesi potansiyel taşıyıcı olarak görseydik korkar mıydık, korkmaz mıydık?  Tabii artık influenza eskidi, eski havası yok, yeni lansmanın insanlığın bağışık olmadığı yepyeni bir virüsle yapılması gerekirdi ki, korku işlevini layıkıyla yerine getirebilsin. Eee hani yeniydi, ama testler 2003 yılından beri gen bankasında tutulan SARS varyasyonlarına dayalıymış, bu nasıl olacak? Dikkatli bakınca resimdeki yanlışlar görülebiliyor ama illa da KORKU! Çok çok çok belirleyici oldu süreçte. Kendimden biliyorum. Başından beri olan bitene hiç itibar etmemiş olsam da; arkadaşlarımdan, sevdiklerimden öğrendiklerimle nasıl zehirlendiğimi ve o zehirin bende bıraktığı defoları iyi biliyorum. Basit soğuk algınlığı belirtileri gösterirken, hastanelere düşme korkusuyla o belirtileri nasıl da  kontrolsüzce çoğaltıp korona olduğumu sandığım zamanı da gayet iyi hatırlıyorum. Ölümlerin ağırlıklı olarak ileri yaş gruplarında ve sistemik hastalık sahiplerinde gerçekleştiğini biliyoruz. Sadece korkunun bile, bağışıklığı düşürücü etkisiyle alttaki sebepleri tetikleyerek hastalık ve ölümlere sebep olması çok olası. Ve tabii bağışıklığı altüst eden tedaviler. Korona dediğimiz şeyin bir hastalık olduğu ve ölümlerin o yüzden gerçekleştiği bilimsel olarak kanıtlanmış değil ama hayatlarımızı bu düşünce yönetiyor.

Bu pandeminin bitmesi için tek çare olarak sunulan aşının uzun vadeli etkilerini görmek yıllar alacak. Alerjiler, kanser, otizm, şeker, romatoid artrit, MS, IBS (rahatsız bağırsak sendromu), tiroid dengesizlikleri, çölyak, ülseratif kolit, fibromiyalji, haşimato gibi oto immün hastalıkları aşılarla ilişkilendirmeyeceğiz bile, şimdiki vakaları daha önceki aşılarla ilişkilendirmediğimiz gibi. 


Ilkka Klemola - Yle

Sürekli sentetik maske soluyor olmanın sağlığımıza etkilerini test edebildiğimizde, umarım artık iş işten geçmiş olmaz. Yoksa bu etkileri görmeye başladık mı bile? Neden gençler ve çocuklar artık daha fazla hastalanıyorlar? Tabii ki daha maske düşünülmeyecek, maskenin koruyuculuğuna inanmaya ihtiyacımız var. Paylaşılan bilgiler doğrultusunda, yaşlıların aşılandıkları için daha az vaka çıkardıkları görüşü haliyle akla daha yatkın geliyor. Zararlarından henüz bahsedilmiyor ama maskenin koruyuculuğu da oldukça şaibeli. Cerrah Bilgehan Bilgi’nin maske kullanımı konusunda yazdıkları düşündürücü. İlk8 yazıda kendi tecrübelerinden yola çıkarak bir görüş belirtmiş, bu9 yazıda da yapılan bilimsel çalışmalardan örnekler vermiş. 

Pandeminin akıl sağlığımız üzerindeki etkilerini de zaman gösterecek, daha ekonomik sonuçları tam olarak yaşamaya başlamadık bile.

Farklı bakış açıları, görmek isteyenler için her yerde fakat bunun içinde bulunduğumuz duruma dair herhangi bir şey değiştireceğini sanmıyorum, daha da kötüsü bunu biliyorum. Bunu, ana akıma çok yakın durmayan görüşlerimi yakınlarımla paylaştığım her sefer, duvara toslamamdan biliyorum. Birilerine bir şeyler anlatabilme çabamı bu yazıyla sonlandırıyorum. Kimsenin sağlığıyla arasına girilmez, girilmemelidir de. Ben sadece bir durup derin nefes alalım ve aynı resme bu bilgiler ışığında tekrar bakalım, hemen bir sonuca varmadan biraz daha tartalım, gözlemleyelim diyorum. Kimseyi inkarcı olmaya davet etmiyorum, sadece seçim yapmaya çağırıyorum. Korkuya mı, elimizdeki güce yani bedenimize mi tutunacağız? Yine de inanç değiştirmenin zorluğunun farkındayım ve yazıyı Goethe’den hissiyatıma denk düşen bir alıntıyla bitirmek istiyorum.

"Bilimde insanlar, üniversitelerde ve akademilerde öğrendikleri ve kendilerine aktarılan şeyleri hızla kendi kişisel mülkleri olarak görmeye başlarlar. Bir başkası inançları ile çelişen, hatta onu altüst edecek yeni fikirlerle gelirse, hırs ve ihtiras bu tehdit karşısında şaha kalkar ve onu bastırmak için denenmedik yöntem bırakılmaz.  İnsanlar buna mümkün olan her şekilde direnirler: duymamış gibi davranarak; aşağılayıcı bir şekilde konuşurak, sanki incelemeye hiç değmezmiş gibi yaparak. Böylece yeni bir gerçek, nihayet kabul edilmeden önce uzun süre bekleyebilir." Goethe


Ali Rıza Gözlüklüoğlu’yla mini bir sohbet 

Birlikte yaptığımız kinesiyoloji çalışmalarıyla bedenin işleyişi, bağışıklık sistemi ve sağlığa bütünsel yaklaşım konusunda bana müthiş bir farkındalık kazandıran ve bitmek tükenmek bilmeyen sorularımı sabırla cevaplayarak bu yazıyı yazmama hatırı sayılır bir katkıda bulunan doğal sağlık danışmanı Ali Rıza Gözlüklüoğlu’nun cevaplarından bazılarını aşağıda bulabilirsiniz.  


Bağışıklık sistemi herkesin dilinde ama aslında ne olduğunu gerçekten biliyor muyuz, hiç emin değilim. Sizin baktığınız yerden nedir bağışıklık?

Bağışıklık sistemi veya immün sistem, bir canlıdaki hastalıklara karşı savunma mekanizmasını oluşturan, patojenleri ve tümör hücrelerini tanıyıp onları yok eden, vücudu yabancı ve zararlı maddelerden koruyan karmaşık bir sistem, bir savunma kalkanıdır” şekinde tanımlanır. Bu tanımda sözü edilen patojenler, çoğunlukla mikropları temsil eder. Bakterilere, parazitlere, mantarlara ve virüslere karşı vücudun bağışıklık tepkisi vererek kendini koruduğu söylenir. Bununla beraber Antoine Béchamp ve Claude Bernard gibi konusunda uzman kişiler bu hususa oldukça farklı bir şekilde yaklaşmışlardı ve vücudu esas tehdit eden unsurların mikroplar değil çevre şartları olduğunu söylemişlerdi. Vücudun içindeki ve dışındaki çevresel unsurların hastalığa neden olan esas faktörleri barındırabileceğinin altını çizmişler; kötü beslenme, ağır metal ve kimyasallar, aşırı stres, toksik etkiler gibi sebepler ile hastalığın ortaya çıktığını vurgulamışlar ve mikropların bu süreçteki görevinin, bozulan ve harap olan doku ve hücrelerin temizlenmesi ve yenilenmesinden ibaret olduğunu söylemişlerdi, hatta biraz daha ileriye gidip mikropların önemli, faydalı ve hatta sağlığımız için gerekli olduklarını savunmuşlardı. Bu görüşe göre vücudun bağışıklık hücreleri, ihtiyaç duydukları besinleri aldıklarında daha verimli bir şekilde görevlerini yerine getirirler, tehditlere karşı koyarlar ve zararlı patojenlere izin vermezler. Béchamp ve Bernard mikropları yok etmek yerine, görevlerini yerine getirmelerine müsaade etmek gerektiğini ve ayrıca bağışıklık sisteminin güçlü ve dengeli tutulmasının zorunlu olduğunu vurguladılar. Patojenleri öldürmektense toksinlerden arınmanın, bağışıklık sistemini güçlü ve dengeli tutmanın daha etkili bir çözüm olduğunu çeşitli kanıtlar ile ortaya koydular. 

Antoine Béchamp ve Claude Bernard gibi önemli bilim adamlarının ve onların takipçilerinin bu konu hakkındaki görüşlerinin çok değerli olduğunu düşünüyorum. ‘Çevre Teorisi’nin (Terrain Theory) yakın bir gelecekte hak ettiği yere geleceğini umuyorum. Bu sayede bağışıklık sistemini farklı bir gözle değerlendirecek bilim adamları da yetişir.  

Merak edenler konuya dair ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirler. (Ö.K.)

Dengede olduğu sürece insan bedeninin her türlü rahatsızlıkla başa çıkabileceğini söyleyebilir miyiz?

Zaten denge hali, hastalığın olmaması demek. Yani hastalık denge bozulduğunda ortaya çıkıyor. Mutlaka her hastalığın bir tedavisi, bir çaresi var. Burada mühim olan, hastalık nedeni ile ortaya çıkan belirtileri ilaçlar ile bastırmak değil, gerçek sebepleri bulmak. Dengenin bozulmasına sebep olan bu faktörler kabaca kötü beslenme, olumsuz çevre koşulları, duygusal stres, vücut ile ilgili yapısal bozulmalar gibi temel başlıklar altında toplanabilir. Kritik öneme sahip olan konu, esas sebebi bulup düzeltmektir. Bazen belli bir belirti birçok sebebin sonucu olabilir. Bende migren ağrısı bir besin hassasiyetinin sonucudur, aynı ağrı sende zihinsel gerginliğin, bir diğerinde ise kafa kemiklerindeki kaymaların sonucudur, bazen de birkaç sebebin kombinasyonudur ama üç kişi de aynı baş ağrısını çekiyordur. O yüzden hastaya bütünsel bir bakışla bakmak gerekir. Binlerce yıllık geleneğin ürünü olan tıp yöntemlerine baktığımızda bunu çok net bir şekilde görürüz. Geleneksel Çin Tıbbı, Ayurvedik Tıp, Yunani Tıp ve hatta göreceli yeni olan tıp yöntemleri de (homeopati, osteopati, fonksiyonel tıp vd.) hastaya hep bütüncül bir şekilde yaklaşırlar. Hastalık belirtilerini bastırmak yerine, hastalığa neden olan gerçek sebeplerin iyileştirilmesi üzerine odaklanırlar. Teorik olarak her hastalık iyileşir, fakat her hasta iyileşmeyebilir. Bunun nedeni her insanın biricik oluşu ve hastalığa neden olan sebeplerin de biricik oluşudur. Maalesef bazı durumlarda bu sebepler bulunamayabilir veya bu sebepleri ortadan kaldırmak mümkün olmayabilir. Hastalıklar sebep-sonuç ilişkisine bağlıdır ve sebep ortadan kalkarsa sonuç yani hastalık da ortadan kalkar. 

Stresin Hastalıklarda Çok Önemli Bir Sebep Olduğunu Düşünüyor musunuz? 

Evet, kesinlikle öyle olduğunu düşünüyorum. Vücudumuza birçok şey stres verir. Termal stres, biyokimyasal stres, elektro-manyetik stres, sinir sistemi üzerindeki stres... liste uzar gider. Ama en önemli stres kaynağı duygusal strestir. İnsan bedeni bütün bu stres faktörleri ile başa çıkabilecek kadar güçlüdür fakat duygusal stres kaynağı çok büyükse ve çözülememişse sayısız hastalığa açık hale geliriz ve diğer stres sebeplerinin sonuçları da ortaya hastalık olarak çıkabilir. Dr. Hans Selye duygusal stres konusunda çok değerli çalışmalar yaptı ve konunun önemini çok detaylı bir şekilde inceledi. Daha sonra Alman doktor Gerd Hammer bu konuyu temel alan German New Medicine sistemini kurdu. Birçok hastalığa zemin hazırlayan sebebin, çözüm bulamamış şok ve duygusal stres olduğu tezini ortaya attı. Maalesef yaşadığımız toplumda stres ile etkin bir şekilde nasıl başa çıkabileceğimize dair bir eğitim verilmez. Genellikle duygularımızı bastırmayı ve içimize atmayı öğreniriz. Kızgınlıklar, korkular ve üzüntüler insanın içinde biriktikçe beklenmedik bir zamanda psikolojik veya fizyolojik olarak ortaya çıkar. Mühim olan geri dönülemez noktaya gelmeden önce bu duyguların farkına varıp onları bize ve etrafımıza zarar vermeyecek şekilde boşaltmaktır. 

Benim en çok sevdiğim ve önerebileceğim birkaç yöntemi burada size de söylemek isterim. Özel bir meditasyon yöntemi olan Heart Math’i tavsiye edebilirim. Gerçekten stres ile başa çıkabilmede çok etkili. Ayrıca Polyvagal egzersizler de çok yardımcı oluyor. Enerjetik psikoloji akımının başlamasına sebep olan Thought Field Therapy (TFT) tekniği de muhteşemdir ve çok hızlı bir şekilde duygusal yükü boşaltmanıza yardımcı olur. 

Peki günümüzdeki koronavirüs konusuna gelirsek, siz de pozitif çıkmaktan ya da pozitif çıkan insanların yanında bulunmaktan korkuyor musunuz? 

Samimiyetle şunu söyleyeyim, PCR testlerine hiçbir şekilde güvenmediğimden, sonucun pozitif ya da negatif çıkması beni ilgilendirmiyor. Zaten bu test kitini icat eden ve bu icadıyla kimya dalında Nobel ödülü kazanan Kary Mullis de son kırk yıldır PCR ile bir virüsün tespit edilemeyeceğini defalarca anlatmış, onun YouTube videolarına bakmanızı tavsiye ederim.  Çok endişeli bir yapısı olan yakın bir tanıdığım, kendini kötü hissettiği için hemen gidip testi oldu, negatif çıktı. Sonuç onu tatmin etmedi çünkü kendini halsiz hissediyordu ve biraz da ateşi vardı. Tekrar gidip ikinci sefer test oldu, yine negatif geldi ama şikayetleri devam ettiği için üçüncü testi oldu ve bu sefer pozitif geldi. Bu üç testten acaba hangisi doğru sonuç vermişti? İlk ikisi mi doğruydu acaba? Eğer öyleyse, belirtiler psikolojik ya da mevsime bağlı gribal enfeksiyon semptomları olabilir. Eğer son yaptırdığı test doğru ise, ilk iki seferde Kovid-19 tespit edilememişti ve yanlış negatif çıkmıştı. Doğru cevabı asla bilemeyeceğiz ne yazık ki. 5 kişilik bir ailede 2 kişinin pozitif çıktığına ve diğer 3 kişinin negatif olduğuna da şahit oldum. Pozitif çıkıp semptom göstermeyenler olduğu gibi, negatif çıktığı halde semptom gösterenler de var. Bir çok kişiye negatif çıktığı halde semptom gösteriyor diye ilaç veriliyor. Hatta bir arkadaşım üç testinde de negatif çıktığı halde semptom gösterdiği için hastaneye yatırılıp entübe edildi. Anestezi için verilen ilaç kalbini durdurdu ve onu kaybettik. Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmam mümkün ama burada bırakıyorum. PCR testlerinin doğru sonuç vermediklerini düşündüğümden, pozitif çıkmaktan veya çıkmış bir kişi ile yan yana olmaktan hiç korkmadım. Zatürre olan veya gribal enfeksiyon geçiren insanlar etrafımızda hep oldu ve biz hiçbir zaman bu hastalıklardan korkmadık. Şu an niye korkalım ki? 

Genel olarak bütün dünyaya baktığımızda ise test yaptırıp pozitif çıkanlardan %99 üzerinde insan hayatta kalıyor. Hatta bu ölümler mevsime bağlı gribal enfeksiyon sebebi ile ölenlerin oranından daha düşük. Ölenlerin çoğu 65 yaşın üzerinde ve ciddi kronik rahatsızlığı olan insanlar. Yaşı göreceli genç olup da ölenler ise mutlaka incelenmeli. Pozitif çıktıktan sonra günde 16 tablet antiviral ilacın yan etkileri neler olabilir acaba? Bu ilaçların yan etkileri prospektüslerinde zaten yazılmış, kaldı ki normal dozlarda alınması halinde bu yan etikler. Doz aşımı sonrası ne gibi yan etkiler oluyor, şu an için kimse bilmiyor. Bu sebeple Kovid-19 nedeni ile ölümlerin ardından mutlaka otopsi yapılması gerekiyor. Bu sayede gerçek ölüm sebebinin, kullanılan ilaçların yan etkileri mi, hali hazırda var olan kronik rahatsızlıklarının sonucu mu veya Kovid-19 mu olduğunu öğrenebiliriz. Bu otopsiler yapılıp gerçek sebepler bilimsel olarak ortaya koyulmaz ise, bütün konuşulanlar spekülasyondan ibaret kalır. 

Kendini doğal yöntemlerle Kovid-19’a karşı korumak isteyenlere tavsiyeniz olur mu?

Tavsiyeden ziyade kendim ve ailem için neler yaptığımı anlatayım size isterseniz. Birincisi bu dönemde, korkuyu ne kalbimizde ne de evimizin içinde hiçbir zaman barındırmadık. Korku bağışıklık sistemini baskılayan en önemli sebeptir. Bağışıklık sistemini güçlü ve dengede tutabilmek, her türlü hastalıktan korunmak ya da hastalığı atlatabilmek için esastır. Burada bağışıklık sistemimizin hangi kısmını destekleyeceğimizi çok iyi bilmemiz gerekiyor. Yani sorun belki çok yavaş ve düşük çalışan bir bağışıklık sistemi olabileceği gibi, aşırı uyarılmış bir bağışıklık sistemi de olabilir. ‘Doğuştan gelen bağışıklık sistemi’ni destekleyen besinler ve takviyeler genellikle çok iyi fikirdir. Bununla beraber ‘adaptif bağışıklık sistemi’ni uyaracak destekleyicileri almak pek iyi bir çözüm olmayabilir. ‘Doğuştan gelen bağışıklık sistemi’, mikropların ve enfeksiyonun elimine edilebilmesi için vücudun verdiği ilk tepkidir. Bu tepki anında ya da ilerleyen saatler içinde ortaya çıkabilir. Bu sistem, vücudun kendisi dışında kalan şeyleri tanımlar. ‘Adaptif bağışıklık sistemi’nin, herhangi bir yeni antijen ile karşılaştığında tam olarak harekete geçebilmesi için 5-7 gün arası süre geçer. Soğuk algınlığının bir hafta kadar sürmesinin sebebi de budur. 

A, C, D vitaminleri, çinko (pastil), Hint ekinezyası, beta glukanlar, reishi mantarı, geven otu ‘doğuştan gelen bağışıklık sistemi’ni destekler. Bu destekleyicilerin hepsi bir anda kullanılmamalıdır. Dışarıdan aldığımız ne varsa vücuda belli bir stres verir ve bilinçsiz ve aşırı alınan vitamin, mineraller yarardan çok zarara yol açar. Verilen listede en fazla bir veya iki destekleyici kullanılmalıdır. Çok nadir üçü birlikte alınır. Ben kendi ailemde kimin neye ihtiyacı olduğunu kinesiyolojik kas testleri ile tespit ederim. Ama eğer bir kişi isterse kendi başına da vücudunun neye ihtiyacı olduğunu bulabilir. Yutmadan, dilinin üzerine bir destekleyiciyi koyup ağzını kapattıktan sonra ağrılarında azalma, hareket açıklığında artma, dengesinde iyileşme oluyorsa, o besine veya takviyeye ihtiyacı vardır. Tam tersi olduğunda ise, yani ağrıları artıyor, esnekliği veya hareket açıklığı azalıyor, dengesi kötüleşiyorsa ağzındaki şeyi vücudu istemiyordur. 

Çinko, kaside, berberine, Hint ekinezyası, curcumin, resveratrol CRP’nin yükselmesi durumunda işe yarayan destekleyicilerdir.

Eğer sitokin fırtınası yaşanıyorsa glisin ve onu destekleyecek folik asit, manganez, B-6 ve B-2 kullanmak sitokinleri modüle ederek hepatik hasarın ortaya çıkmasını engeller. 

Yüksek ateş durumunda hastanın su içmesini sağlamak önemlidir, vücuttaki sıvı dengesinin bozulmaması için en yüksek derecede hassasiyet göstermek gerekir. Geçmeyen ve devam eden yüksek ateşte, limon suyu ile hazırlanan karışımın lavman yöntemiyle hastaya verilmesi sıvı kaybını bir parça olsun telafi eder.

Hatırlatmak isterim ki burada açıkladığım yöntemler ve sözünü ettiğim destekleyiciler mutlaka konusunda uzman bir kişinin yönlendirmesi ve sizi takibi ile kullanılmalıdır. Bazen en masum görülen besininler veya destekleyiciler dahi bilinçsizce kullanıldğında zarar verebilir. Bu akılda tutulmalıdır.


Ali Rıza Gözlüklüoğlu kimdir?

Çin, Tayland, Hong Kong, Malezya gibi ülkelerde bulunduğu dönemlerde Geleneksel Çin Tıbbı ve Geleneksel Tayland Tıbbı üzerine çeşitli eğitimler aldı. Holistik Şifa ve Vücut Çalışmaları özellikle ilgisini çektiğinden, Tayland’da bulunan Watpo Manastırı’nın ve Shivagakomarpaj Hastanesi’nin Geleneksel Tıp ve Masaj eğitimlerini tamamladı. Ayrıca Tıbbi Qigong ile yakından ilgilendiğinden Zhineng Qigong Hastanesi’nde bulundu ve Uluslararası Medikal Qigong Enstitüsü’nün eğitim programlarına katıldı. Bangkok’ta bulunan Chivasom SPA Akademi’nin çeşitli sertifika programlarına katıldı. Özellikle Güneydoğu Asya’da birçok yerel şifacı ile çalışma fırsatı buldu. Amerika’da bulunan Omni Hipnoz Merkezi’nin eğitimlerine katılarak National Guild Of Hypnotist üyesi oldu. Yine Amerika’nın Utah eyaletinde, Randy Shaw ve Matt Sison’dan İleri Düzey Regresyon Hipnoterapi eğitimleri aldı. Kayropraktör doktor ve uygulamalı kinesiyoloji diplomatı olan Wally Schmitt’ten ‘Applied Kinesiology’ ve ‘Quintessential Applications’ protokollerini öğrendi. Ortopedik cerrah olan Jose Palomar’ın geliştirdiği P-DTR yöntemini öğrendi. Ayrıca EFTRefleksoloji, Trauma Releasing Terapi, Buteyko Nefes Terapisi, Rebirthing Nefes Çalışması gibi teknikleri değişik kişi ve kurumlardan öğrendi.



1Coronaloji.com - ‘Peki Ama Bu İnsanlar Neden Ölüyor?

2Diplomat Hüseyin Çiloğlu’nun IG’da sorduğu “Çevresinde ya da kendisinde Covid aşısı sonraasında şiddetli baş ağrısı, yüksek tansiyon ya da benzeri komplikasyonları olan var mı?” sorusuna gelen yorumlar. 

3Coronaloji.com - Sinovac ve Corona Aşısı ile İlgili Soru ve Sorunlar

4Coronaloji.com - Viroloji Yalanları: Varlığı ve Hastalık Yapıcı Özelliği İspatsız Virüs - İşlenen Tıbbi & Bilimsel Suçlar

5Eurosurveillance.org - Detection of 2019 novel coronavirus (2019-nCoV) by real-time RT-PCR

6Coronaloji.com - Sağlık Bakanlığı’na Sorduk: SARS-CoV-2 İzolatınız Nerede?

7Transcript-testimony-Reiner-Fuellmich-.pdf

8Coronaloji.com - The Mask

9Coronaloji.com – Literatür

10Coronaloji.com – ‘Gerçek Bilim’ vs. ‘Kâbus Film’ – 1. Bölüm


3 comments:

füsun koçoğlu özgüç said...

Ne güzel çalışmışsın, ellerine sağlık. Kuşağımız (+50) için aşı vaktinin geldiği bugünlere denk düşürmeni manidar buluyorum. Şaka bir yana çok faydalı oldu. Çerçevesi geniş ve derin bir çalışmayı, her zamanki samimi ve akıcı kaleminle toparlamışsın bizim için. Korkudan beslenen düzeninin yıkılmasına yaptığın bu değerli katkı için teşekkür ederim. Tedavi yerine hastalıktan korunma yöntemlerine odaklanan tıbba, çocukluktan itibaren bedenini tanımayı, bağışıklığını yükseltmeyi öğreten eğitim sistemine “Özlem”le…

Anonymous said...

Özlem selam. Antoine Béchamp hakkında arama yaparken tesadüfen yazına ulaştım. Covid, aşı ve modern tıp hakkında düşündüklerimi aynı paralellikte yazında görmek beni oldukça sevindirdi ve umutlandırdı. Bu emeğinden dolayı teşekkür ederim. Sadece din, tarih, kültür, siyaset ve diğer sosyal bilimlerde değil biyoloji gibi doğa bilimlerinde ve tıp alanında dahi bilimsel yöntemlerle doğruluğu gözlemlenmiş yöntemlerle elde edilmiş bilgilerin değil belli grupların menfaatleri için oluşturmuş dogmatik bilgilerin algı yöntemiyle toplumlara kabul ettirilebildiğini içinde bulunduğumuz 2021 yıllında dahi görmek, insan uygarlığının daha yolun çok başında olduğu göstermektedir(ilkçağ). Sorunun kaynağı olarak da 8 milyarlık aşırı nüfusu görüyorum. Bu yüksek nüfusla insanlık bilim ve sanat üreten bir toplum yerine temel ihtiyaçlarını üretip-tüketen bunu yaparken de çevresini yok eden ve sürekli üreyen bir sürü haline gelmiştir ve her sürünün mutlaka bir çobanı vardır.

özlemique said...

Teşekkür ederim, yazımın birilerinde karşılık buluyor olması mutluluk verici, yazarken daha çok topa tutulmayı bekliyordum, ki genel olarak öyle oluyor. İnsanlık adına çok umutlu olduğumu söyleyemeyeceğim ama bu, bir insan olarak onun olabileceğim en iyi versiyonu olma çabamın önünde bir engel değil. Dualite hep vardı ve olacak, ben odağımı bana umut verende tutmaya çalışıyorum.

Post a Comment