Bu korona koronyita arkadaşımız daha 'pandemi' olarak tanımlanmaya yakın bile değil iken, Türkiye uzaaak bir ülkede olup bitenleri izleyip 'vah vah' der iken, çevremde çoktan tedbir alma dürtüleri başlamıştı. Bense her zaman olduğu gibi odağımı korkulacak olana (ya da güçlenmesini istemediğime) vermeyi reddeder bir tavır içindeydim. Bu çoğu zaman cehaletle eşdeğer tutulan bir tutum ama bununla çok ilgilendiğimi söyleyemem.
Sonra ne olduğunu anlayamadan iş
çığrından çıkmaya, rakamlar katlanarak gelmeye başladı. Ülkece ilk vakayı
beklemeye başladık. O da çok uzun sürmedi, artık sinsi düşman kapımıza dayanmıştı.
İşler iptal olmaya başladı, her zamanki gibi önce eğlence sektörü bundan
nasibini aldı, devamı çorap söküğü gibi geldi. Evlere kapandık ve hayatı sosyal
medya üzerinden yaşamaya başladık. Artık co-vid'den daha tehlikeli bir virüsle
karşı karşıyaydık: KORKU! Müthiş bir kampanya malzemesi. İnsanın içine korkuyu
sal, sonra otur izle. Felaket senaryoları mı dersiniz, doğrulanmadan paylaşılan
yalan yanlış haber ve bilgiler mi? Bence sosyal medyaya bir yasak getirilecekse
şimdi bunun tam zamanı. Whatsapp grupları kapatılmalı, insanların korkuyu
şuursuzca yaydığı ve katlayarak büyüttüğü paylaşım ortamları bu 'kampanya'nın
ekmeğine yağ sürüyor. Öyle bir akış var ki, arada tek tük işe yarar haber varsa
da gözden kaçıyor ama en önemlisi bu paylaşımlar hastalığın gücünü artırıyor. "Bu
ne saçmalık canım, mesajlar hastalığı nasıl güçlendirebilir, biz gerçekleri
paylaşıyoruz, bu yaşananlar gerçek!" di mi?
Bağışıklık kelimesini herhalde ilk olarak ilkokulda duydum ama tam olarak ne işe yaradığını anlamam için çok uzun yıllar geçmesi gerekiyormuş. İnsan bedeni, eğer genetik bir eksiklikle gelmemişse bu dünyaya, muhteşem bir mekanizma. Eğer doğru çalışıyorsa da, kendini istilacılardan korumaya muktedir bir mekanizma. Peki günümüz koşullarında bu sistemin doğru ve eksiksiz çalıştığını söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki hayır. Yediklerimiz ve içtiklerimiz, sebze ve meyvelerdeki tarım ilaçları, paketli gıdalardaki katkı maddeleri, mısır şurubu gibi kar marjı yüksek ama insan doğasına aykırı malzemeler, kullandığımız musluk suyu, soluduğumuz hava, sentetik giysiler, ıslak mendiller, bigisayar ve cep telefonları ile alışveriş merkezlerinde maruz kaldığımız manyetik alanlarla (bu liste böyle uzar gider) bedenimiz her daim zehirleniyor ve hücrelerimiz zarar görüyor. Vücudun ahengi bozuldukça da, anomaliler baş gösteriyor. Ne kadar özen göstersek de, seçimlerimizi belli bir bilinç çerçevesinde yapıp bu riskleri minimize etsek de, hiçbirimiz bu etkilerden muaf değiliz. Bağışıklığımız bizi bunlardan bir yere kadar koruyor, vücuda yaptığımız (fiziksel ve zihinsel) zulüm o noktayı geçerse de hastalıklar çıkageliyor. Yoksa önümüz, sağımız solumuz, her yer mikrop ve zehir. Bağışıklığımız olmasaydı biz çoktan ölmüştük. Çok sevgili bir arkadaşımın annesi ziraat mühendisiydi, çocukken ona demiş ki "yavrum eğer ellerini mikroskop altında görsen, bileğinden kesip atmak istersin". Bunu hiç unutmam, evet mikroplarla dolu bir hayatın içindeyiz (bana göre bunlardan en en tehlikli olanı insan ama bu başka bir yazı konusu). Vücudun savunma mekanizması bunlarla başa çıkmayı bilmiyorsa da öğreniyor, sadece ona güvenmemiz ve mümkün olduğunca destek vermemiz gerekiyor. Seçimlerimizi doğamıza uygun şekilde yaparak, doğanın bize sunduklarıyla takviye ederek, sakin olarak.
Şimdi bu co-vid 19 isimli
arkadaşımız insan ırkını sonlandırmak için yola koyulmuş bir canavar değil. Bunu
neden yapmak istesin? Onun da hayatını sürdürebilmek için insana ihtiyacı var.
Zaman içinde beden onunla başa çıkmayı, o da bedene uyumlanmayı
öğrenecek. Bizimse tek yapmamız gereken, felaket senaryolarından uzak durup bu
öğrenme gerçekleşene kadar kendimizi sağlam tutmak. Açıkçası ben kendi adıma,
sağlığımı korumak için zaten ne yapıyorduysam, onu biraz daha ciddiye alarak,
sair zamanlardan daha kapsamlı şekilde yapmaya devam ediyorum. Bunların yanı
sıra, tabii ki sosyal mesafemi koruyorum. Neyse ki bir yerlerde olma
mecburiyetim yok ve herhangi bir toplu taşıma kullanmam gerekmiyor ama yürüyüşe çıkmayı da ihmal etmiyorum.
Burnumun dibinde, şimdilerde neredeyse bomboş olan Özgürlük Parkı duruken, bazı
güzel günlerde güneşten, yoksa da temiz havadan faydalanmayı evde sürekli
havasız kalmaktan daha doğru buluyorum, hele ki İstanbul'un havası %30
temizlenmişken. Tabii ki sahilde piknik yapanlardan değilim. Ve moralimi bozacak, içime korku salacak,
dolayısıyla bedenimin kendini koruma mekanizmasını zayıflatacak bilgilerden
uzak durmaya çalışıyorum.
Peki ben korkudan muaf mıyım? Ne
münasebet! Ben de bir insan evladıyım ve kendimi bırakırsam, hemen o endişe
çarkına kapılıyorum. Birkaç gün ben de 'coronaya'dan (Dr. Esat
Orhon'dan alıntıdır) nasibimi aldım. "Metalde şu kadar gün kalıyormuş da,
plastikte bu kadar, paradan da bulaşıyormuş. Eyvah bez alışveriş torbam
kasanın kenarındaki metal zemine değdi, e sonra onu koluma taktım üstüme de
bulaştı, elbiselerimi kapıda mı çıkartayım? Ayakkabıların altını silip öyle
koymak lazımmış dolaba, e ben dün bunu bilmiyordum, şimdi bütün ayakkabıları mı
temizleyeceğim?" Bütün alışveriş torbaları, içindekiler tek tek siliniyor
ama tezgaha da değdiler, hadi baştan. "Peki
ya gazete? Bin kişinin eli değiyor bize gelene kadar, teyzeme söyleyeyim
okuyunca elini yıkasın. Gazeteyi dezenfekte etsek ama mürekkep, yoksa gazete mi
almasak bir süre?" Kolektif akıl tutulması. Dezenfektan, dezenfektan,
dezenfektan ama nereye kadar, ellerim hışır hışır oldu, bunun sadece estetik bir sonucu olsa sorun
değil ama cildimi mikroplara açık hale getiriyorum, sağlıklı deriden içeri
nüfuz edemezler ama çatlaklardan dalıverirler maazallah. Bunun sonu yok ama insan
başladı mı durduramıyor kendini çünkü bu 'ya hep ya hiç' bir durum, ortası yok.
Kendimi ne zaman bunlara kaptırsam
kırıklık belirtileri göstermeye başlıyorum, ya boğazım yanmaya başlıyor, ya ateşimin
çıkmaya başladığını hissediyorum. Şimdi bile bunları yazarken etkileniyorum. En son kendi hapşırığımla kendimi enfekte
edeceğimden korktuğumda, bunun bir manyaklık olduğunu farkettim 😃 Neyse ki! Ve anladım ki bu işten kaçış diye bir şey yok,
tüm insanlık bu mikroptan nasibini alacak ama korunmak diye bir opsiyon
olabilir. Birçoğumuzda virüs zaten var, hikaye onu kapmamak değil, güçlendirmemek.
Ayrıca bu mikrop biz ondan
haberdar olmadan çok önce buralardaydı diye düşünüyorum. Siz hiç duymadınız mı "ben
hiç böyle ağır bir grip geçirmedim, gribim zatürreye çevirdi, perişan
oldum" diyenleri, sadece ben kendi çevremde bunun gibi deneyimleri olmuş
3-4 kişi tanıyorum ve bunu çok kişiden de duydum. Sadece o zamanlar 'co-vid kampanyası' henüz
başlamamıştı.
Dünya genelinde, yılda yüz
binlerce kişi gripten ölüyormuş. Peki siz hiç hayatınızda, "eyvah grip oldum, acaba ölür müyüm?" dediniz mi ya da diyen birini duydunuz mu?
Neden? İstatistiklere bakılırsa influenza'nın bayağı yüksek bir mortalite oranı
var, corona-vid 19'dan çok daha yüksek. Bu karşılaştırmaya çok kızanlar
olduğunu biliyorum, "aynı şey değil" diyorlar. Doğru değil, sadece
yeni ve bilinmeyen, bütün dünyayı dize getirebilmesi de bulaşıcılığının yüksek
olmasından ve hiç durmadan pompalanan korkudan kaynaklı. Öldürücülüğü de
çoğunlukla ikincil sebeplere bağlı, kronik hastalıklar ya da vücudun kendini
savunma mekanizmasının zayıflığı. Aslında grip de bu sebeplerden öldürüyor, hem
de bakınız ne kadar çok ama hiç gündem olmuyor. "Co-vid 19 da günümüzün
gribi" diyen doktorlar topa tutuluyor ama zaman içinde bu da gündem
olmayacak bir noktaya gelecek. Mesele o zamana kadar sağlam durmak. Ve tabii
ondan sonra da, çünkü 19 bitecek 20, 21, 205 diye gidecek bu hikaye. Dünyamız
artık böyle bir yer, hazırlıklı olmak lazım. İnsan ırkının doğayı ve kendi
doğasını hiçe sayan sorumsuzlukları etkilerini gösteriyor, daha da gösterecek.
'Para, para, para'nın önünü alamayacağı, herkesin karşısında eşit olduğu global
bir durum yaşıyoruz. Bu bana göre bir
'Allahın sopası yok tabii' durumu değil, sadece bir neden-sonuç ilişkisi,
seller ve yazın dolu yağan, kışın t-shirt'le dolaştıran, birbirine girmiş
mevsimler gibi. Evren artık nefes alamayınca şöyle bir silkindi belki de, uçaklar
uçmayınca, arabaların egzoz yayması azalınca hava nasıl da temizlendi.
Gelelim kampanya meselesine. Bu
pandemiden kimin ne şekilde faydalanacağını bimiyorum. Bizim kolonyacıların çok
işine yaradı tabii ama kampanyanın arkasında onların olmadığı kesin, onlar ve
benzerleri durumu değerlendiren ikinci derece fırsatçılar. Bu ekonomileri
çökertmeye yönelik bir biyolojik savaş da olabilir, birierinin cebini daha ve
daha ve daha doldurmaya yönelik bir operasyon da, bir nesli ortadan kaldırmaya
yönelik bir hareket de, dijital paraya geçişin başlangıcı da, dünya dengelerini
değiştirmeye yönelik ezelden beri süregelen oyunların bir parçası da. Türlü
türlü komplo teorisi konuşuluyor ya da düşünülebilir. İzlediğimiz filmlerden
birinin içinde gibiyiz, ne bilmemiz ve görmemiz isteniyorsa, o kadarını
biliyoruz. Ben bunun bir kampanya haline getirilmesinden birilerinin
nemalanacağından adım gibi eminim, gerisi o kadar da ilgimi çekmiyor çünkü
hayatı anlama ve anlamlandırma biçimim bu değil, sadece kendimi bu hezeyana
kaptırmamaya çalışıyorum çünkü kontrolümde olan sadece kendi hissetme ve yaşama
biçimim. Korku benzersiz bir malzeme, bir pazarlamacı için müthiş işlevsel bir
araç. Korkuyu salacaksın, gerisini insana bırakacaksın. Bunu daha önce domuz
gribinde de yaşadık, kuş gribinde de. Sadece o zamanlar sosyal medya bu kadar
yaygın değildi, insan malzemesi gerektiği kadar iyi işlenemiyordu ama ben çok
iyi hatırlıyorum insanların nasıl da televizyonlara kilitlendiğini ve medyanın felaket haberlerini nasıl fışkırttığını. Sonra aşılar bulundu, herkes
rahatladı... (Dr. Esat Orhon'un konuyla ilgili FB paylaşımı)
Acaba o aşılar insan ırkına neler yaptı?
Wuuuu, komplo teorilerine
dalmayalım. Tam tersine içimize dönelim, aslında güvende olduğumuzu
hatırlayalım, doğayla ve doğamızla bir olabilmek adına hangi yöntem bize iyi
geliyorsa ona yönelelim, sakin olalım, korkuyla, haberlerle kafayı bozup
(mesela dünyada, hangi ülkede her gün kaç kişinin öldüğünü bilmemizin bize
nasıl bir faydası olabilir?) endişeyle kendimizi çökertmeyelim, arkadaşlara
davetiye çıkartmayalım, bu sürecin bize hangi değerlerimizi hatırlattığını farketmeye
çalışalım, 'şu anda hiçbir tehdit altında olmasak hayatı nasıl yaşardık'a
bakalım, güzel ve sağlıklı günlerin hayalini kuralım, aklımızı başımızda
tutalım. En azından ben böyle yapmaya çalışıyorum.
Odağınızı korku ve hastalıktan uzak tutmak dışında size
bağışıklığınızı nasıl takviye edeceğinizle ilgili tavsiye verebilecek konumda
değilim, herkes kendi doğruları doğrultusunda buna kendisi karar verecek ama
hiç zararsız ve müthiş faydalı olduğunu bildiğim bir şeyi paylaşmak istiyorum.
Lütfen aklınıza geldikçe timus bezinize pıt pıt vurarak (rahatsızlık verecek
kadar kuvvetli değil ama titreştirmeye yetecek kadar) onu aktive edin. Tiroid bezi
tarafından salgılanan T hücreleri yani lenfositlerin; vücut hücreleri ile
vücuda zararlı olabilecek yabancı hücreleri ayırt etmeyi öğrendikleri yer timus.
Yani bağışıklık sisteminin mikroplarla nasıl savaşacağının organize ve koordine
edilmesi timus bezi salgılarıyla oluyor ama bu bez yaşla birlikte etkinliğini
kaydediyor, o yüzden de uyarmak gerekiyor. Televizyon seyrederken, kitap
okurken, yürürken, yatarken, her aklınıza geldiğinde yapabileceğiniz bir şey.
Şiddetle tavsiye ederim.
Ruh, beden ve zihin sağlığı ile
hayatın tadını çıkartabildiğiniz günler diliyorum.





2 comments:
Güzel yazmışsın tatlım...
Döktürmüşsün yine, düşüncelerinin akışını ifade edişini ayrıca seviyorum.
Katılıyorum sana, korkuyu kullanarak insanlığa karşı psikolojik savaş açanlardan bir kurtulabilsek.
Ellerine sağlık Özlemique...
*görsellere de bayıldım*
Post a Comment