Yıllar sonra Tuna Abi’yle de yine Kudret Abi vesilesiyle tanıştık, tanışmakla kalmayıp onunla Aura Records etiketiyle iki
albüm yaptık. Çocukluğumda, daha müzik zevkim bile şekillenmemişken yüreğime
dokunan o parmakların sahibiyle paylaştıklarım, onu dinlerken hissettiklerim
tarifsiz.. Aşağıdaki kapaklara tıklayarak albümleri Spotify'da dinleyebilirsiniz.
Erol Pekcan’ı hiç tanımadım ama o da çocukluğumun kahramanlarından biriydi. Şimdi baktığım zaman çok daha net görüyorum ki, o Türkiye caz sahnesinin de kahramanıydı.
Bu yazıyı ‘Jazz Semai’ albümünün dijital yayını vesilesiyle yazıyorum. Albümün Türk caz literatürüne yeniden kazandırılması ve genç kuşaklara tanıtılmasını her zaman çok istedim ve önemsedim. Zaman içerisinde bununla ilgili çeşitli projeler geliştirip Türkiye caz sahnesinin majör oyuncularından olan organizatörler ve sponsorlarla paylaştım ama ne yazık ki albümün öneminin farkında, vizyon sahibi kişilerle yolum kesişmedi. Yalan söylemeyeceğim, benim de pilim azıcık tükendi, sonra araya hayat girdi ama içimde hep çok özel bir yerde durdu bu albüm. Ta ki bundan birkaç ay önce, 2016 yılında 'Jazz Semai'yi yeniden basarak ulaşılabilir kılan eski ortağım Afşin Akın’ın (Kabakulak Records) da ittirmesiyle, albümü dijital platformlarda yayınlamak için kolları sıvayana kadar. Orijinal plağın yapımcısı Nino Varon’la, Tuna Abi ve Berin Abla’yla, Sebla Pekcan’la ve Henza Öztoprak’la paylaştım bu isteğimi, hepsi çok sevindi ve beni destekledi. Bana teşekkür ettiler, ben onlara teşekkür ettim çünkü benim için teşekkür beklenecek bir iş değildi bu. Bu benim Kudret Abi’ye, Tuna Abi’ye ve Erol Pekcan’a, bana ve bu ülkenin caz kültürüne kattıkları için teşekkürüm, gönül borcumdu. Artık bu müzikler sadece Türkiye’deki ilgilisine değil, dünyanın her yerine ulaşabilecek ki, kült bir albüm olan 'Jazz Semai’nin yurtdışında da ne kadar meraklısı olduğunu aldığım mesajlardan biliyorum.
Albümün hikayesini bilenler vardır. Müthiş bir caz koleksiyonuna sahip olan Erol Pekcan’ın evi o dönemin caz müzisyenleri için aynı zamanda bir okul gibiymiş. Bir gün Tuna Abi’ye ‘Polish Jazz’ ve ‘Flamenco Jazz’ isminde iki plak dinletmiş ve “Biz niye bir Türk caz albümü yapmıyoruz?” diye sormuş. Fikri hemen benimseyip işe koyulmuşlar ve şimdiye kadar hep Batı’nın cazını yapan bu müzisyenler, Ümit Eroğlu’nun kayıt ve mix’leri de yaptığı Ankara’daki stüdyosundan, bu toprakların hissiyatını caza yansıttıkları, Erol Pekcan'ın ifadesiyle, 'kendi müziğimizi çok sesli olarak çaldıkları' orijinallerden oluşan ‘Jazz Semai’ albümüyle çıkmışlar.
Albümdeki besteler anonim bir halk türküsü olan ve Erol Pekcan'ın Kıbrıs Barış Harekatı'nda hayatını kaybeden akrabası Ali Lakay anısına albüme koydukları Ali’yi Gördüm Ali’yi dışında Tuna
Ötenel’e ait. Bu bestelerin ne kadar zamansız olduğunu, geçen Mayıs ayında
Zorlu PSM Touché’de yapılan ‘Remembering Jazz Semai’ konserinde anladım. Piyanoda Uraz Kıvaner, saksofonda Batu
Şallıel, kontrbasta Ozan Musluoğlu ve davulda Ferit Odman ‘Jazz Semai’yi
hatırlamış ve hatırlatmak istemişlerdi. Sahnede, albümdeki üçlü için güzel bir
ifade kullandılar, Uraz mı söyledi yoksa Ozan mı şimdi hatırlayamıyorum,
‘tarihteki üç kişilik tek quartet’. Doğru, Tuna Abi tek başına o quartet’in iki
usta müzisyeniydi. ‘Remembering Jazz Semai’deki müzisyenlerin ustalıklı, genç ve dinamik performanslarıyla
hayat bulan bestelerin, 44 yıl önce yapılmış olduğunu düşünmek için hiçbir
sebep yoktu, dinlediğim müzikler bugün New York’ta bir caz kulübünden de süzülüyor
olabilirdi.
Bu konserden bahsetmişken, etrafında şekillenmiş olan sektör içi bir tartışmaya da değinmek istiyorum. Konserle ilgili Oda TV’de yayınlanan bir yazıyla başlayan, artık hayatta olmayan müzisyenlerin ailelerinde oluşan kırgınlıkla alevlenen ve maalesef bir takım yanlış bilgilerle beslenen, aslında hiç ihtiyacımız olmayan bir tartışmaydı. Vurgu yapılması gereken sadece saygıda kusur iken, konser için alınması gereken izin konuşuldu, bu proje üzerinden edinilen gelirlere ima yapıldı. Yazının çizdiği resim bana göre biraz provokatifti. Niyetin saygıya çağrı olduğunu tahmin edebilmekle birlikte, tek açıdan bakan bir yazıydı, oysa karşı tarafın da görüşleri alınsa, kusurlar görülüp düzeltilir, özürler dilenir, konu o aşamada tatlılıkla çözülebilirdi.. Yazının yanlış yönlendirmesi hassasiyetlere sebep oldu, daha da yanlış cümleler kurdurdu. Her şeyden önce kayda geçmiş eserleri canlı olarak seslendirmek, kaydedilip yayınlanmadığı sürece kanunen izne tabii değildir. Bırakın yapımcıdan, besteciden bile izin almak zorunlu değildir. Sadece o canlı performanstan doğan telif hakları, konserin organizatörü tarafından eser sahibi ve aranjörlerin meslek birliğine ödenir. Konserde yer alan müzisyenlerin performansları karşısında bir ödeme almaları ise çok normaldir. Bu ödemelerin miktarlarını yaklaşık olarak bilerek söyleyebilirim ki, projeyle ilişkilendirilebilecek bir gelir değildir bu, hatta çoğu zaman emeğin karşılığı bile değildir ama böyle bir proje yapmanın prestij karşılığı olduğu doğrudur ve bu prestijin doğru paylaştırılmasını beklemek de gayet normaldir. Ne de olsa konserin tamamı tek bir albüme dayalı, albümün ismi, hatta görseli albüm kapağından esinlenerek yapılıyor, bunlar tüm paydaşlardan icazet alınması gereken şeyler. Zaten eğer bu yapılsaydı, sanıyorum hiç buralara gelinmezdi. ‘Remembering Jazz Semai’ tasarlanırken, eser sahibi olarak Tuna Abi’den icazet alınması tabii ki çok doğru ve saygı içeriyor. Ve evet, belki kanunen izin almaları gerekmiyordu ama plağın prodüktörü Nino Varon’u, Sebla Pekcan’ı, Öztoprak ailesini de bu projeden haberdar etmeleri ve Ötenel’leri davet ettikleri gibi konsere davet etmeyi düşünebilmeleri iyi olurdu. Saygı göstermek adına, mutluluk ve gururu birlikte yaşayıp paylaşmak için. Ben bunun talihsiz bir ihmal ve bu tarz projeler yönetme konusunda tecrübe eksikliği olduğunu düşünüyorum ama durumun proje paydaşlarında nasıl bir hissiyat yaratmış olabileceğini de görüyorum. Anlayabildiğim kadarıyla davet konusunda bazı yanlış anlaşmalar da yaşanmış; dilenen, kabul edilen, edilmeyen özürler olmuş. Aslında taraflardan görüş alarak yazıya dahil etmeyi düşündüm, herkes kendi açısını anlatsın ama sonra Jazz Semai’nin artık dünyanın her yerinden dinlenebilecek olmasını kutlamak varken, kırgınlıklara, kızgınlıklara odağımı verip negatif duyguları büyütmek gelmedi içimden. Umarım bu olaydan alınması gereken dersler alınmıştır çünkü yaratılan bu tartışma zemini, projenin artık başka bir isimle ama benzer bir repertuarla devam etmesine sebep oldu. Oysa ‘Jazz Semai’ bu yolla daha da geniş kitlelere ulaşabilirdi. Ben hala doğru bir iletişimle buradan geri dönülebileceğini düşünüyorum, eğer istenen gerçekten bu üç ustayı ve kayıtlı ilk caz albümümüzü onurlandırmaksa. İtiraf etmeliyim ki bu konser ve sonrasında yaşanan tartışmalar, bu albümü yayınlama konusunda benim için itici güç oldu. Umarım bu güzel müzikler etrafında bundan sonra daha güzel projeler şekillendirebiliriz. Aslında ‘Jazz Semai’yi hatırlamak sponsorlu, büyük bir organizasyon isterdi. Caz dinleyicisi sayısı ile caza yatırımın bu kadar oransız olduğu bir ülke daha var mıdır bilmiyorum. Avrupa’nın köklü festivalleri arasına girmiş uluslararası caz festivallerimiz, caza yatırım yapan büyük markalarımız var, caz dinleyicisi ise bütünle kıyaslayınca avuç içi kadar. Dinleyiciyi o avuçtan taşırmak ise doğru yatırımlarla, sponsorluğun reklamdan önce değer yaratmak olduğunu hatırlamakla mümkün ama bu başka bir yazının konusu.
Şu anki odağımız ve mutluluk kaynağımız ise ‘Jazz Semai’nin artık tüm dijital platformlarda yayında olması. Herkese benimki kadar ilham verici bir yolculuk, en azından keyifli dinlemeler diliyorum.
Albümün Spotify, Apple Music ve Deezer linklerine buradan ulaşabilirsiniz.
Kudret Öztoprak, Tuna Ötenel, Erol Pekcan… Bizlere kattıklarınız ve
kalbimizde bıraktığınız rengarenk izler için hepinize ayrı ayrı teşekkür
ediyorum. Kudret Abiciğim, hiç farkında bile olmadan profesyonel hayatıma yön verdiğiniz için size olan minnetim ayrı bir yerde duruyor. İyi ki kesişmiş hayatlarımız.







No comments:
Post a Comment