Ukrayna Enstitüsü'nün Yılın Caz Ödülleri paylaşımını görür görmez, yazı kafamda kendini yazmaya başladı. 2025'in en iyi caz grubuna bir Avrupa turnesi, 2
tane de özel ödül; birine 1 günlük stüdyo kaydı, diğerine plak şirketiyle danışma
toplantısı.
Ülkemizde caza hatırı sayılır bir destek veriliyor, bu
kaynağın nasıl kullanıldığı ise sektör içinde hiç bitmeyen bir tartışma ve ayrı
bir yazı konusu. Bu sadece Türkiye'de üretilen özgün cazın, ülke sınırları
dışına çıkabilmesiyle ilgili bir mırıldanma.
Ukrayna örneği devlet destekli.
Caz için bunu beklemek bize lüks ama caza yatırım yapan özel kurumlar bunu
rahatlıkla gerçekleştirebilir. Aslında değerlendirilebilecek bir potansiyel
varken, lokal cazın yerinde sayışına yaklaşık 20+ yıldır şahit olan biri olarak,
neden böyle bir girişim bir türlü gerçekleşmiyor, samimi bir merak içindeyim.
Geçmişte bazı caz kurumları tarafından yurtdışı destekleri verildi ama çoğu caza komşu bile olmayan projelere gitti. Bu
söylediğim yine ezelden beri süregelen ve caz organizasyonlarının cazdan ibaret
olup olmaması gerektiğine dair tartışmalara gebe. Ben her zaman caz organizasyonlarının
seyirciyi cezbedip kaynak yaratabilecek caz dışı etkinliklerle desteklenebileceğini
düşünen tarafta olmuşumdur ama eğer bu organizasyon caz başlığını taşıyorsa,
cazın ağırlıkta olmasını da beklerim. Hele ki söz konusu yerli müzisyenlere
verilen bir yurtdışı desteğiyse ve bu desteği veren bir caz organizasyonuysa, desteği
alanların caz müzisyeni olmasını beklemek çok garip olmaz değil mi?
Konuya dair mırıldanma ötesi düşüncelerimi 2019 yılında İstanbul Caz Festivali kapsamında düzenlenen Gece Gezmesi ile ilgili yazmış olduğum Müzik Eşliğinde Gece Sporu ve Düşündürdükleri yazımda bulabilirsiniz.
Neden sorusunun cevabı sponsorluk kavramının artık iyiden
iyiye reklam yatırımına dönüşmüş olması ve
ilgili konumlarda yetkin, değer yaratmaya dair heyecan taşıyan kişilerin sayısının az olması. Tamam ekonomimiz de işi kolaylaştırmıyor ve işin organizasyon
tarafında yaşanan sıkıntıları göz ardı etmiyorum ama hala diyorum ki, eğer istenirse her zaman bir çözüm yolu
bulunabilir. Genç bir gruba Avrupa turnesi yapmak, uluslararası bir festivali
taşısın diye programa koyulan caz dışı yabancı bir sanatçıya verilecek bütçeden
daha bile az tutabilir. Organizasyonu için ise Amerika'yı baştan keşfetmeye
gerek yok. Şu anda caz alanında faaliyet gösteren bütün kurumlar için çocuk
oyuncağı. İstenmesi, gereğinin farkedilmesi yeterli. Türkiye yurtdışı turne
rutunda yok, müzisyenler bunu kendi başlarına yapamazlar, ufak bir kararlı
destekle 'Jazz from Turkey' diye bir kavram yaratılabilir. Bu kadar zengin müzikal
birikime sahip bir ülkenin uluslararası camiada adının bile geçmiyor olması
azıcık 'hay allah' dedirtiyor bana, canavar gibi genç caz müzisyenlerini
popüler müziğe kaybediyor olmamız da.
"Amaaan Özlem memlekette bunca sıkıntı varken bunu mu
dert ediyorsun? Caz ne ki zaten, Müslüman mahallesinde salyangoz satmak" diyenleri
duyar gibiyim. Doğru ama birileri o salyangozu satmaya ve az da olsa
yemeye devam edecek. Hem biliyor musunuz,
Türkiye ciddi bir salyangoz ihracatçısıymış, Türkiye'de tüketimi az
olduğu için Avrupa'ya ihraç ediliyormuş. Ortada örnek alınabilecek çok net bir
model de varken, artık daha ne diyeyim? Kızım sana söylüyom, gelinim sen anla
:)
İzninizle yine bu konuları ele aldığım eski bir yazımdan (ç)alıntı yapacağım çünkü kaleme aldığım 2021 yılından beri ne koşullar, ne de düşüncelerim değişti.
Artık cazda çok daha özgün, heyecan verici üretimlerimiz var. Peki yurtdışından buraya baktığımız zaman, bir Türkiye cazından ya da Avrupa turne rutuna dahil olmuş bir Türkiye’den bahsedebilir miyiz? Tek tük bireysel çabalar dışında, hayır. Yetenek olmadığı için değil, yeteneği sunamadığımızdan. Tabii ki neredeyse tüm Avrupa’da olan ve bu sunumu desteklemek için gereken devlet fonlarının bizde olmaması en önemli faktör. Sektörün sanatçı temsil kısmında fazlaca yetişmiş endüstri profesyonelinin olmaması da bir diğeri. Bunların yanı sıra, müzisyenlerin önemli bir kısmını da popüler müzik piyasasına kaptırıyoruz. Bu dünyada da böyle ve tabii ki para kazanmaları gerekiyor ama bu uğraş kendi müziklerine ayırabildikleri zamanı azalttıkça, sunulanın kalitesi olabileceğin altında kalıyor. Sadece cazla yaşayan müzisyenler de neredeyse her gece bir başka projeye eşlik ettikleri için, yine kendi üretimlerine ayırdıkları zaman kısıtlanıyor, bir koşturmacadır gidiyor. Sektörde popüler isimlerin döndürüldüğü bir programlama anlayışı var, dolayısıyla küçük bir çemberin dışındaysanız konser sayısı az, tabii gelir de; öte yandan pop eşlikçiliğinde hem para hem de bol bol çalma var. İhtiyaçtan doğan bu çalışma biçimi, birçok müzisyen için geri dönüşü olmayan bir konfora dönüşüyor, caz da bir hobiye.
İşe organizatörlerin tarafından bakarsak da, haklı bir gişe telaşı içindeler. Nasıl olmasınlar? Bütün büyük organizasyonlar aynı avuç içi kadar seyirciye hitap ediyorlar, o yüzden de ‘garanti’ isimleri tercih etme eğilimindeler, bu da programlarda benzer isimleri görmemize sebep oluyor. Evet bunlar seyircinin rağbet ettiği isimler ama bir organizasyonun / mekanın başarısı kendi seyircisini yaratabilmekte yatmıyor mu? Hazır olan garanti formülü alıp sunmaktansa kendi formülünü oluşturmak, çizgisi her ne ise de ortaya sanatsal bir vizyon koyabilmek ve ‘bu grubu tanımıyorum ama o festival / mekandaysa giderim’ güvenini sağlamak değil mi? İsimler gelir ve geçer ama kalıcı olan bu olacaktır diye düşünüyorum. Tabii bunlar yetişmiş insan kaynağı, para ve zaman yatırımı isteyen konular. Bunu yapanlar tabii ki var ama yapmayanların çokluğunda, müzisyenler varlık gösterebilmek için kendilerinin olandan, ilgi görebilecek olana kayıyorlar. Bir organizasyonda kendilerine yer bulabilmek için, ünlü konuklu projeler sunmak gibi. Konser organizatörlerinin yaygın olarak benimsediği bu anlayış, popüler isimlere erişimi olan tüm caz müzisyenlerin can simidi gibi oldu ama bu ne yazık ki özgün üretimden çok popüler olanı destekliyor.
Türkiye cazının hem lokal hem de global olarak daha fazla varlık gösterebilmesi için herkesin payına düşen şeyler var. Öncelikle müzisyenlerin tutkularıyla yaşamsal ihtiyaçları arasında bir denge kurması şart çünkü ortada özgün, yürekten gelen, sıkı sıkıya sarılınmış üretimler yoksa ne konuşsak boş. Caz festivali ve kulüp programcılarının çemberin biraz daha dışına bakması, sırtını gişesi garanti olan isimlere yaslanmayıp özgün bir programlama anlayışına geçmesi, bu kapasiteye sahip olanların Türkiye’den müzisyenlerin yabancı müzisyenlerle çalabilmesine vesile olacak projeler geliştirmesi çok önemli. Bunlar hiç yapılmıyor demiyorum ama lokal cazın gelişimi ve dünyaya açılabilmesi için Türkiye’de biraz daha misyoner yaklaşımlara ihtiyacının olduğunu düşünüyorum. Ve tabii en büyük pay da, yine sektöre finansal kaynak sağlayan sponsorlara düşüyor. Türkiye’de caza verilen destek ağırlıklı olarak dünyanın cazını buraya ithal etmek için kullanılıyor. Sayelerinde müthiş yabancı konserler izliyoruz ve bu çok harika ama sanıyorum artık Türkiye’de üretilen caza biraz daha yakından ve dikkatle bakma zamanı. Türkiye’deki caz müzisyenlerinin albüm ya da konserleri çoğunlukla kişisel ilişkiler doğrultusunda destekleniyor ama ben cazla özdeşleşmiş ya da caza destek vermeyi düşünebilecek markaların, etkinlik sponsorluklarının yanı sıra, Türk cazına destek sağlayacak kendi ulusal ve uluslararası projelerini yaratabileceklerini ve bunun önemli bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum çünkü Türkiye’de caz henüz potansiyelini ortaya koyamıyor.
2 comments:
Yine çok değerli bir yazı Özlemique 🎶💫 değerlendirmelerine katılmamak mümkün değil!
Kalemine sağlık kuzucum. Her zamanki gibi, su gibi akıyor...
Post a Comment