Onunla ilgili söyleyecek ne çok şeyim, ifade edecek ne çok duygum var. Bu yazıyı bir haftadır kafamda yazıyorum, başına oturup oturup kalkıyorum ama bir türlü bitiremiyorum. ‘Ardından’ yazıyor olma fikri hiç iyi gelmiyor, Levent Abi’de (Altındağ) de öyle olmuştu. Nereden başlasam, nasıl anlatsam? Bu müthiş adamın sadece var olarak müzikal hamuruma, hayatıma kattıkları kelimeye nasıl dökülür ki?
Çocukken ona aşıktım. Daha İpucu Beşlisi, 'Te-te-tele-teleskop' zamanlarından bahsediyorum. En gençleri oydu, kendime yakın hissetmiştim belli ki, daha 9-10 yaşlarındaydım :) Yıllar sonra yetişkin kulağım ve müzik beğenimle onu dinlediğimde, aşık olduğumun müzisyenliĝi olduğunu anladım.
Müzikal beğenimi şekillendirmiş dört müzikal kahramanımdan biriydi, Türkiye’den bir tek o vardı. Bu arada bizim kuşağın batılı müzik zevkine sahip kesimi için MFÖ’nün önemini vurgulamak isterim. ‘Ele Güne Karşı’ kasedi çıkar çıkmaz alıp eve gelmiştim. 17 yaşındaydım, çok iyi hatırlıyorum, abimle defalarca başa sarıp A1’i (E.G.K.) tekrar tekrar dinlemekten Deli Deli’ye bir türlü geçememiştik.
Çok çok özel, içinden performans fışkıran, gerçek bir sanatçıydı. Yeteneği müzikle sınırlı kalmadı, yıllar içinde oyuncu olarak da ifade buldu. Eğer yanlış hatırlamıyorsam çocukluk hayali oyuncu olmaktı ama konservatuar eğitimi aileden veto yemişti, oysa bastırılabilir bir tutku değildi o. Aslında hayat onun için bir sahneydi. Sıradan bir konuşma bir anda tirada, monolog farklı kişiler arasındaki bir diyaloğa dönüşebilirdi. Oynamaktan müthiş bir keyif alırdı. Basit bir sohbet esnasında bile binbir karaktere bürünürdü, kendine has ifadeleri, uydurulmuş dilleri vardı. Komikti, yüksek enerjiliydi, onu takip etmeye çalışırken ve gülmekten yorgun düşerdiniz ama bir yandan da bu şov hiç bitmesin isterdiniz. Bu kalibrede bir yetenek özel bir şey tabii ama bu yetenek kendine haslıkla bir arada olunca, işte o zaman Özkan Uğur olunuyor. Onda şeytan tüyü vardı ve evet hınzırdı da. Poyraz Karayel’de oğlunu oynamış olan İlker Kaleli’nin “manyaklığın adabı ve sanatçılığın raconu” ifadesi onu o kadar güzel anlatmış ki. O hiç kuşkusuz çok özgün bir sanatçıydı. Eşi, benzeri yoktu. Ondan bahsederken klişelere düşmemek çok zor ama o her türlü klişeyi ve daha fazlasını kat be kat hakediyor. Replikaları çok seven sanat camiamızda ondan bir tane daha yoktu, olmayacak da.
“Okuduğum
yüzlerce mesajın benim için ortak paydası, ne kadar müthiş bir sanatçı
olduğunun yanı sıra, onunla hayatı bir şekilde kesişmiş herkese kendini ne
kadar özel hissettirdiğiydi ki, neden bahsedildiğini çok iyi anladım. Taşlar yerine oturdu, o ‘gibi’
yapmayan, gerçekten değer veren bir insandı. Artık o kadar az bulunan bir
karakter özelliği ki bu, sadece bu bile onu özgün kılıyor. Paylaşımlarını
okuduğum çoğu insan onu şahsen tanıyordu. Kim bilir sadece müziği, oyunculuğu
ve sesiyle kaç milyonun hayatına dokunmuştu”. Tam bunları düşünürken dışardan
bir araba geçiyor, bangır bangır Sude çalarak. İçim tatlı bir sıcaklıkla
doluyor.
Ben ona “Özkan Bey” ve “siz” diye hitap
ederdim, aileden gelme bir şey bu. O tabii ki bana ismimle ve “sen” diye hitap
ederdi ama “Özkan Bey”i duyduğu anda bana “siz” diye hitap etmeye başlardı. Ben
üzülür, sıkılırdım, “lütfen bana siz demeyin” derdim ama devam ederdi.
Gerçekten zarif ve saygılı bir insandı. Hatırşinastı. Kuliste onu birkaç kez birlikte ziyaret ettiğim arkadaşlarımı yanımda göremediğinde, "Kızkardeşler nerede?" diye sorardı. Bunu yine okuduğum mesajlarla doğrulayabiliyorum ki, birine değer vermesi için çok yakını olması gerekmiyordu.
Öte yandan vade diye de bir şey var ama çok
erken geldi bu vade, canımızı çok acıttı çünkü o hep var olacağını sandığımız
biriydi. Üstelik hala çok verimliydi, ununu eleyip eleğini asmaktan çok uzaktı.
Daha onun kanallığıyla yaşanacak ne mutluluklar, ne zenginlikler olacaktı.
Sahnede hala pırıl pırıl parlıyordu. Onu eski güzel günlerin hatrına değil,
hala büyük bir hayranlıkla izliyorduk. Hani olur ya, artık yaşlanmıştır ama
gençken çok sevmişsindir, kusurlarını görmezsin, ne münasebet! O hala dört
dörtük bir icracı, müthiş bir yıldızdı. Tabii ki bizde yaşamaya devam edecek,
bize bir ömür yetecek kadar malzeme bıraktı ama doyamadık çünkü onda çok daha
fazlası vardı. Şimdi onun için değil, kendimize ağlıyoruz, mahrum
kaldıklarımıza. Yazıya ilk başladığımda “o ardından ağlanacak değil, varlığına
şükran duyulacak biriydi” diye bir cümle çıkmıştı benden ama AKM’de onu son kez
sahnede gördükten sonra bu ifadem değişti. “O hem ardından ağlanacak hem de
varlığına şükredilecek birisi”. Tedavisinden bir süredir haberdardım ama kötü
haberler medyaya yansıdığından beri çok huzursuzdum. Annemden biliyordum, vücut
bir kere çoklu organ yetmezliğine girince, artık oradan dönmek pek mümkün
olmuyordu. Yine de aklıma bunlar geldikçe gözümde hep aynı sahneyi
canlandırarak kendimi oyalıyordum. İyileştikten sonraki ilk MFÖ konserinde
sahneye çıkıyor ve seyircinin bitmek bilmeyen alkışları... Realite ne yazık ki
böyle olmadı ama seyircinin alkışları hayal ettiğimden bile fazlaydı.
Hiç kuşkum yok ki, onun keyfi yerinde, hele ki
ardında bıraktığı sevgi selini gördükten sonra. İlgiyi de severdi şimdi, belki
bu kadarını o da beklemiyordu. Acaba bilse hayal kırıklıkları daha mı az
olurdu? Off, bunlar çok nafile kafa sesleri. Galiba hala gerçeklerle
yüzleşemiyorum ve adeta yasın 5 evresini yaşıyorum, şaşkınım. Bu kaybı ben
böyle deneyimliyorsam ailesi ve en yakınları neler yaşıyordur tahayyül
edemiyorum.
Ne kadar şanslıyım ki onunla tanışma, çalışma
ve vakit geçirme fırsatım oldu. Onun bir sanatçı olarak bana kişisel olarak
kattıkları paha biçilmez ve ömürlük. Kariyerimin en keyifli anılarında da yine
o var. Buradan minik bir özet paylaşmak istiyorum ama ondan önce, kariyerim
dediğim şeyin nasıl şekillendiğinden de bahsetmeliyim.
Üniversitede Radyo-TV Yayıncılığı okumuş, TRT
Radyo 3 ve İstanbul Televizyonu’nda çalışmış, o alanda kendime bir kariyer inşa
ediyordum ki, bir akşam yönetmenliğini yaptığım bir Most Production organizasyonu
sonrası, Mustafa Oğuz beni evime bırakmıştı. Arabasına bindik ve Mustafa Bey bir
CD koydu. Ali Desidero’nun ilk notaları duyuldu, sonra sözler geldi, ardından
Anında Görüntü. Bitmiyordu, ‘İk ben çıkıleng çıkıleng go’ muu? Aklımı
kaybedecektim az daha, Türkiye için ne kadar ilerici bir müzikti. ’Geldiler’
albümü henüz piyasaya çıkmamıştı ve ben onu dinleyebiliyordum. O anda içimden
şöyle bir cümle koptu: “Ben bu işin mutfağında olmak istiyorum.” Bunu ne kadar
kuvvetli bir şekilde dilemişsem artık, hayatım beni adım adım işin mutfağına götürdü.
Neyse ki bu hikayeyi ona anlatıp teşekkürümü etmiştim çünkü insanın minnetini
birinin ardından ifade etmesi çok nafile geliyor.
Eski şirketimiz Aura Records zamanında Afşin
(Akın) ve Sıtkı (Sırtanadolu) ile birlikte onunla bir toplantı yapmıştık.
Olduramadım'ı yakın zamanda yapmıştı. Solo bir kariyer de izleyip izlememek
konusunda kararsızdı. Bize göre hiç durmamalıydı, onda öyle bir zenginlik vardı
ki, bunu paylaşmalıydı.
O solo kariyer hiç gerçekleşmedi, MFÖ'yü her
zaman müzik kariyerinin odağında tuttu ama oyunculukta başka bir nefaset koydu ortaya. MFÖ'ye kısaca 'Mazhar Fuat' diyenler de tanıyordu artık onu.
Onunla tekrar buluşmamız 2012 yılında
Ghetto’nun yöneticiliğini yaparken gerçekleştirdiğimiz Cazyapjazz feat. Özkan
Uğur, Nurcan Eren & Göksun Çavdar konseri vesilesiyle oldu. Daha önce
sadece bir kere görüşmüştük ama sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi sıcak ve
samimiydi. Yalnız bana karşı değil, projede yer alan herkese aynı mütevazılıkla
davranıyordu, katiyen bir star kompleksi yoktu, ahbabımız olmuştu. Provalar,
konser, sohbetler, kahkahalar… Harika bir haftaydı.
Bir akşam onu konuk olduğu bir konserde izlemeye gitmiştik Nurcan’la, o akşam Baba Zula çalıyordu bizde. Bunu duyunca gidip habersizce sahneye çıkmak istediğini söyledi ve kesin talimat verdi, kimseye haber verilmeyecekti, gruba bile. Ghetto’ya gittik, bir süre konseri yandan izledi, sonra attı kendini sahneye. O kadar ki, grubun teknisyeni sahneye bir seyirci fırladı zannedip koluna yapıştı kim olduğunu anlaya kadar. Ondan sonrası ise tam bir doğaçlama ayiniydi. O akşam orada olan seyirci eminim o konseri hiç unutmamıştır. Bizler de unutmadık, unutulacak gibi değildi çünkü.
Güneşin tekrar doğması için çok dua ettik ama ne yazık ki güneş battı ama ısısı hep hissedilecek. Bana bir insan, bir müziksever, bir müzik sektörü üyesi olarak kattıkları için ona her zaman minnettar olacağım. O artık onu sevenlerin ayrılmaz bir parçası, ölümsüzlük de böyle bir şey işte. Dünya bir yana, siz bir yana sevgili Özkan Bey, esas biz sizin hatıranızın önünde saygı ve sevgiyle eğiliyoruz. İyi ki! Yürek dolusu, kocaman bir iyi ki…








3 comments:
İyi ki var olmuş... İyi ki onu tanımış ve ardından duygularını yazmışsın... Eline sağlık... Başın sağ olsun ayrıca.
Ne guzel ifade etmissin. Yuregine saglik.
Yazınız çok güzel olmuş. Kaç gündür evde yas tutuyorum. Hep onu dinliyorum. Kendi hayatımdan bir parça kopmuş gibiyim. Böyle büyük bir sanatçıyı kaybetmek çok acı. Ama bize bıraktığı eserler var iyi ki…
Post a Comment