14 July 2023

Özkan Uğur müstesna bir insan ve yeteneğin ta kendisiydi



Onunla ilgili söyleyecek ne çok şeyim, ifade edecek ne çok duygum var. Bu yazıyı bir haftadır kafamda yazıyorum, başına oturup oturup kalkıyorum ama bir türlü bitiremiyorum. ‘Ardından’ yazıyor olma fikri hiç iyi gelmiyor, Levent Abi’de (Altındağ) de öyle olmuştu. Nereden başlasam, nasıl anlatsam? Bu müthiş adamın sadece var olarak müzikal hamuruma, hayatıma kattıkları kelimeye nasıl dökülür ki?

Çocukken ona aşıktım. Daha İpucu Beşlisi, 'Te-te-tele-teleskop' zamanlarından bahsediyorum. En gençleri oydu, kendime yakın hissetmiştim belli ki, daha 9-10 yaşlarındaydım :) Yıllar sonra yetişkin kulağım ve müzik beğenimle onu dinlediğimde, aşık olduğumun müzisyenliĝi olduğunu anladım.

Müzikal beğenimi şekillendirmiş dört müzikal kahramanımdan biriydi, Türkiye’den bir tek o vardı. Bu arada bizim kuşağın batılı müzik zevkine sahip kesimi için MFÖ’nün önemini vurgulamak isterim. ‘Ele Güne Karşı’ kasedi çıkar çıkmaz alıp eve gelmiştim. 17 yaşındaydım, çok iyi hatırlıyorum, abimle defalarca başa sarıp A1’i (E.G.K.) tekrar tekrar dinlemekten Deli Deli’ye bir türlü geçememiştik.


O yetenekli değil, yeteneğin ta kendisiydi. Performansındaki yetkinliğin yanı sıra, o nasıl bir sahne prezansı, o nasıl bir ışıltıydı. O sahnedeyken insanın gözü başkasını görmezdi. Eski Yeşil’deki bir jam session'ı hiç unutmuyorum. Sahnede Kenan Doğulu vardı, en parlak zamanlarıydı, Özkan Uğur’u sahneye davet etti. Sahneye adımını attı ve o nasıl bir rol çalmak... Katiyen kasıtlı değil, doğası öyleydi, insanı ele geçiren bir enerjisi vardı. Yaptığı işi o kadar tutkuyla yapıyordu ki, yarattığı tılsımın bir parçası olmak kaçınılmazdı. Rol çaldığını bir iltifat olarak ona söylediğimde üzüldüğünü hatırlıyorum, o kadar da duyarlı bir insandı.

Çok çok özel, içinden performans fışkıran, gerçek bir sanatçıydı. Yeteneği müzikle sınırlı kalmadı, yıllar içinde oyuncu olarak da ifade buldu. Eğer yanlış hatırlamıyorsam çocukluk hayali oyuncu olmaktı ama konservatuar eğitimi aileden veto yemişti, oysa bastırılabilir bir tutku değildi o. Aslında hayat onun için bir sahneydi. Sıradan bir konuşma bir anda tirada, monolog farklı kişiler arasındaki bir diyaloğa dönüşebilirdi. Oynamaktan müthiş bir keyif alırdı. Basit bir sohbet esnasında bile binbir karaktere bürünürdü, kendine has ifadeleri, uydurulmuş dilleri vardı. Komikti, yüksek enerjiliydi, onu takip etmeye çalışırken ve gülmekten yorgun düşerdiniz ama bir yandan da bu şov hiç bitmesin isterdiniz. Bu kalibrede bir yetenek özel bir şey tabii ama bu yetenek kendine haslıkla bir arada olunca, işte o zaman Özkan Uğur olunuyor. Onda şeytan tüyü vardı ve evet hınzırdı da. Poyraz Karayel’de oğlunu oynamış olan İlker Kaleli’nin “manyaklığın adabı ve sanatçılığın raconu” ifadesi onu o kadar güzel anlatmış ki. O hiç kuşkusuz çok özgün bir sanatçıydı. Eşi, benzeri yoktu. Ondan bahsederken klişelere düşmemek çok zor ama o her türlü klişeyi ve daha fazlasını kat be kat hakediyor. Replikaları çok seven sanat camiamızda ondan bir tane daha yoktu, olmayacak da.


Yüksek enerjiliydi ama kırılgandı da. Onu kıranların arkasından hiç konuşmazdı ama, üstelik aynı duyarlılığa sahip olmayan bu kişiler bunu çok haketmiş olsa da. İşin doğrusu bunu genelleyecek kadar vakit geçirmedim onunla. ‘İnsan’ Özkan Uğur’a müthiş saygı duymama sebep olan birkaç sohbetten fazlası yok elimde ama içerde bir yerde hep bildim onun ne kadar samimi, omurgası sağlam ve duyarlı bir insan olduğunu. Onun ardından yazılan ve söylenenler hissimi o kadar doğruladı ki, sezgi çok net bir şekilde bilgiye dönüştü. Özellikle oğlu Alişan’ın birkaç cümlesi: “Babam kim olduğuna hiç bakmadan, tüm çevresine bonkörce saçtığı iyiliği, neşesi, naifliği, çalışkanlığı ve yeteneğiyle gelmiş geçmiş çok nadir insanlardan biriydi. Herkesin birbiriyle iyi olmasını ister, küsleri barıştırır, hiç kimsenin arkasından asla ama asla konuşmaz, kimsenin dedikodusunu etmezdi.

Okuduğum yüzlerce mesajın benim için ortak paydası, ne kadar müthiş bir sanatçı olduğunun yanı sıra, onunla hayatı bir şekilde kesişmiş herkese kendini ne kadar özel hissettirdiğiydi ki, neden bahsedildiğini çok iyi anladım. Taşlar yerine oturdu, o ‘gibi’ yapmayan, gerçekten değer veren bir insandı. Artık o kadar az bulunan bir karakter özelliği ki bu, sadece bu bile onu özgün kılıyor. Paylaşımlarını okuduğum çoğu insan onu şahsen tanıyordu. Kim bilir sadece müziği, oyunculuğu ve sesiyle kaç milyonun hayatına dokunmuştu”. Tam bunları düşünürken dışardan bir araba geçiyor, bangır bangır Sude çalarak. İçim tatlı bir sıcaklıkla doluyor.

Ben ona “Özkan Bey” ve “siz” diye hitap ederdim, aileden gelme bir şey bu. O tabii ki bana ismimle ve “sen” diye hitap ederdi ama “Özkan Bey”i duyduğu anda bana “siz” diye hitap etmeye başlardı. Ben üzülür, sıkılırdım, “lütfen bana siz demeyin” derdim ama devam ederdi. Gerçekten zarif ve saygılı bir insandı. Hatırşinastı. Kuliste onu birkaç kez birlikte ziyaret ettiğim arkadaşlarımı yanımda göremediğinde, "Kızkardeşler nerede?" diye sorardı. Bunu yine okuduğum mesajlarla doğrulayabiliyorum ki, birine değer vermesi için çok yakını olması gerekmiyordu.









Kim bilir nelere kırılmıştı. Kırgınlık hayırlı bir şey değil, hastalıkları da beraberinde getiriyor. Hastalık başımıza gelen bir şey zannediyoruz, oysa kaynak da şifa da biziz ama bunu bilmemiz istense bilirdik. Haberlerde duyduğumda kendimi bir kez daha çok çaresiz hissettim. Uygulanan tedavi sonucunda bir tane bile kanserli hücre kalmamış ama yan etkiler sonucunda... Ne yazık ve çok üzgünüm ki, bütünsel bir yaklaşım içine girilmediği sürece bu acılar daha çok yaşanacak. Eminim onu iyileştirmek için çalışan herkes büyük bir iyi niyetle çaba sarfetti ama hastalığı ortadan kaldırmak için kullanılan ilaçlar bedenin kendini iyileştirme gücünü elinden alıyor. Oysa tedavi bedeni güçlendirmek yönünde olsa, o muhteşem mekanizma kendini tamir etmeye çok muktedir. Tabii bu bedenle de bitmiyor, hisler var, düşünceler var. Herkes parmak izi kadar farklı ama günümüzde tıp eğitimi de uygulamaları da hastaya değil, hastalığa odaklı. Bu çaresizliği ilk olarak annemde yaşamıştım. Özkan Bey’den birkaç ay önce kanser teşhisi konmuştu ama o hiçbir konvansiyonel tedaviyi istemedi. Ailece beslenme biçimimizi değiştirdik ve sadece fitoterapik takviyeler aldı. Kanseri gerilemeye başlamıştı ki başka bir sebepten hastaneye yattık. Doktorlar o ara yaşadığı sıkıntıların basit bir dehidratasyondan kaynaklı olduğunu göremedi, bir tanesi bana “Vücutta kanser varsa biz her şeyi ondan biliriz” demişti. Sonra gelsin tahliller, ilaçlar, düşen bağışıklık, hastane enfeksiyonu, çoklu organ yetmezliği ve kaçınılmaz son. Annemi kanserden değil, ‘kanser korkusu’ndan kaybettik (ilgili yazıyı okumak isteyen için link burada). Niyetim bunlardan bahsederek kimseyi üzmek değil ama onu seven, sayan, kaybına çok çok üzülen ve günümüzde sağlığın ele alınışıyla ilgili büyük dertleri olan biri olarak çıktı bunlar içimden.

Öte yandan vade diye de bir şey var ama çok erken geldi bu vade, canımızı çok acıttı çünkü o hep var olacağını sandığımız biriydi. Üstelik hala çok verimliydi, ununu eleyip eleğini asmaktan çok uzaktı. Daha onun kanallığıyla yaşanacak ne mutluluklar, ne zenginlikler olacaktı. Sahnede hala pırıl pırıl parlıyordu. Onu eski güzel günlerin hatrına değil, hala büyük bir hayranlıkla izliyorduk. Hani olur ya, artık yaşlanmıştır ama gençken çok sevmişsindir, kusurlarını görmezsin, ne münasebet! O hala dört dörtük bir icracı, müthiş bir yıldızdı. Tabii ki bizde yaşamaya devam edecek, bize bir ömür yetecek kadar malzeme bıraktı ama doyamadık çünkü onda çok daha fazlası vardı. Şimdi onun için değil, kendimize ağlıyoruz, mahrum kaldıklarımıza. Yazıya ilk başladığımda “o ardından ağlanacak değil, varlığına şükran duyulacak biriydi” diye bir cümle çıkmıştı benden ama AKM’de onu son kez sahnede gördükten sonra bu ifadem değişti. “O hem ardından ağlanacak hem de varlığına şükredilecek birisi”. Tedavisinden bir süredir haberdardım ama kötü haberler medyaya yansıdığından beri çok huzursuzdum. Annemden biliyordum, vücut bir kere çoklu organ yetmezliğine girince, artık oradan dönmek pek mümkün olmuyordu. Yine de aklıma bunlar geldikçe gözümde hep aynı sahneyi canlandırarak kendimi oyalıyordum. İyileştikten sonraki ilk MFÖ konserinde sahneye çıkıyor ve seyircinin bitmek bilmeyen alkışları... Realite ne yazık ki böyle olmadı ama seyircinin alkışları hayal ettiğimden bile fazlaydı.



Hiç kuşkum yok ki, onun keyfi yerinde, hele ki ardında bıraktığı sevgi selini gördükten sonra. İlgiyi de severdi şimdi, belki bu kadarını o da beklemiyordu. Acaba bilse hayal kırıklıkları daha mı az olurdu? Off, bunlar çok nafile kafa sesleri. Galiba hala gerçeklerle yüzleşemiyorum ve adeta yasın 5 evresini yaşıyorum, şaşkınım. Bu kaybı ben böyle deneyimliyorsam ailesi ve en yakınları neler yaşıyordur tahayyül edemiyorum.

Ne kadar şanslıyım ki onunla tanışma, çalışma ve vakit geçirme fırsatım oldu. Onun bir sanatçı olarak bana kişisel olarak kattıkları paha biçilmez ve ömürlük. Kariyerimin en keyifli anılarında da yine o var. Buradan minik bir özet paylaşmak istiyorum ama ondan önce, kariyerim dediğim şeyin nasıl şekillendiğinden de bahsetmeliyim.

Üniversitede Radyo-TV Yayıncılığı okumuş, TRT Radyo 3 ve İstanbul Televizyonu’nda çalışmış, o alanda kendime bir kariyer inşa ediyordum ki, bir akşam yönetmenliğini yaptığım bir Most Production organizasyonu sonrası, Mustafa Oğuz beni evime bırakmıştı. Arabasına bindik ve Mustafa Bey bir CD koydu. Ali Desidero’nun ilk notaları duyuldu, sonra sözler geldi, ardından Anında Görüntü. Bitmiyordu, ‘İk ben çıkıleng çıkıleng go’ muu? Aklımı kaybedecektim az daha, Türkiye için ne kadar ilerici bir müzikti. ’Geldiler’ albümü henüz piyasaya çıkmamıştı ve ben onu dinleyebiliyordum. O anda içimden şöyle bir cümle koptu: “Ben bu işin mutfağında olmak istiyorum.” Bunu ne kadar kuvvetli bir şekilde dilemişsem artık, hayatım beni adım adım işin mutfağına götürdü. Neyse ki bu hikayeyi ona anlatıp teşekkürümü etmiştim çünkü insanın minnetini birinin ardından ifade etmesi çok nafile geliyor.

Eski şirketimiz Aura Records zamanında Afşin (Akın) ve Sıtkı (Sırtanadolu) ile birlikte onunla bir toplantı yapmıştık. Olduramadım'ı yakın zamanda yapmıştı. Solo bir kariyer de izleyip izlememek konusunda kararsızdı. Bize göre hiç durmamalıydı, onda öyle bir zenginlik vardı ki, bunu paylaşmalıydı.

O solo kariyer hiç gerçekleşmedi, MFÖ'yü her zaman müzik kariyerinin odağında tuttu ama oyunculukta başka bir nefaset koydu ortaya. MFÖ'ye kısaca 'Mazhar Fuat' diyenler de tanıyordu artık onu.



Onunla tekrar buluşmamız 2012 yılında Ghetto’nun yöneticiliğini yaparken gerçekleştirdiğimiz Cazyapjazz feat. Özkan Uğur, Nurcan Eren & Göksun Çavdar konseri vesilesiyle oldu. Daha önce sadece bir kere görüşmüştük ama sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi sıcak ve samimiydi. Yalnız bana karşı değil, projede yer alan herkese aynı mütevazılıkla davranıyordu, katiyen bir star kompleksi yoktu, ahbabımız olmuştu. Provalar, konser, sohbetler, kahkahalar… Harika bir haftaydı.

Bir akşam onu konuk olduğu bir konserde izlemeye gitmiştik Nurcan’la, o akşam Baba Zula çalıyordu bizde. Bunu duyunca gidip habersizce sahneye çıkmak istediğini söyledi ve kesin talimat verdi, kimseye haber verilmeyecekti, gruba bile. Ghetto’ya gittik, bir süre konseri yandan izledi, sonra attı kendini sahneye. O kadar ki, grubun teknisyeni sahneye bir seyirci fırladı zannedip koluna yapıştı kim olduğunu anlaya kadar. Ondan sonrası ise tam bir doğaçlama ayiniydi. O akşam orada olan seyirci eminim o konseri hiç unutmamıştır. Bizler de unutmadık, unutulacak gibi değildi çünkü.


Son olarak da Tuluğ Tırpan’la birlikte yapmış olduğumuz Türk Rock Antolojisi konserine davet ettim kendisini, minnettarım beni kırmadı, oysa tanımadığı ortamlara kendisini çok da atan biri değildi. Kendi bestelerini seslendirdi. Sanıyorum tek Türkçe 'all time favourite'im Bazen’i, birlikte yaptığımız bir projede ondan canlı olarak dinlemek benim için bedelsizdi.

Güneşin tekrar doğması için çok dua ettik ama ne yazık ki güneş battı ama ısısı hep hissedilecek. Bana bir insan, bir müziksever, bir müzik sektörü üyesi olarak kattıkları için ona her zaman minnettar olacağım. O artık onu sevenlerin ayrılmaz bir parçası, ölümsüzlük de böyle bir şey işte. Dünya bir yana, siz bir yana sevgili Özkan Bey, esas biz sizin hatıranızın önünde saygı ve sevgiyle eğiliyoruz. İyi ki! Yürek dolusu, kocaman bir iyi ki…


3 comments:

Anonymous said...

İyi ki var olmuş... İyi ki onu tanımış ve ardından duygularını yazmışsın... Eline sağlık... Başın sağ olsun ayrıca.

Anonymous said...

Ne guzel ifade etmissin. Yuregine saglik.

Anonymous said...

Yazınız çok güzel olmuş. Kaç gündür evde yas tutuyorum. Hep onu dinliyorum. Kendi hayatımdan bir parça kopmuş gibiyim. Böyle büyük bir sanatçıyı kaybetmek çok acı. Ama bize bıraktığı eserler var iyi ki…

Post a Comment