20 February 2019

Kalbime dokundular, taa derinden...

Tiyatroyla ilişkimi yeniden tesis etme çalışmalarımın henüz başındayken bu oyunu izleyince, biraz afalladığımı itiraf etmeliyim. Galiba mevzuya bayağı üst seviyeden bir giriş yaptım ya da eğer Türk tiyatrosunun genel seviyesi buysa, kendisiyle görüşmediğimiz süre zarfında epey bir şey kaçırmışım.




Kalp'ten bahsediyorum. Larry Kramer'ın, İbrahim Çiçek rejisiyle Craft Tiyatro'da oynayan oyunu. AIDS'in henüz 'gay kanseri' olarak tanımlandığı ve salgın olmaya başladığı yıllarda, hastalığa dikkat çekmeye çalışan bir doktor ile bir homoseksüel topluluğunun hayatı, ilişkileri ve konuya dair mücadeleleri. The Normal Heart'ın, 2014'te filmi de çekilmiş, Mark Ruffalo ve Julia Roberts'ın yanı sıra bir sürü bildik, tanıdık, sevdik oyuncu var. Yönetmenin uyarlamasını daha iyi anlayabilmek için hemen sıcağı sıcağına izliyorum filmi. Yazıda birkaç karşılaştırmam olabilir.

İtiraf ediyorum ki Kalp'i izlemeyi Cem Yiğit Üzümoğlu için istiyordum. Oyunculuğuyla ilk olarak TV'de karşılaşmıştım ama gördüğüm an 'bu ne ya?' dediğimi çok net hatırlıyorum. Pek dizici sayılmam ama ben bir Türk dizisinde sesiyle, bakışıyla, tavrıyla karaktere böylesine bürünmüş genç oyuncular görmeye alışık değilim, daha çok 'iyi rol yapanlar' var.


Kanallar arası geçişte onun olduğu sahneye rastlayınca televizyonun karşısına çakıldım, dizi bitene kadar da hiç kaçırmadım. Aslında ilk sezonunda diziyi de sevdim; diğer karakterleri, hikaye örgüsünü, ilişkileri, Erdal Beşikçioğlu'nu, Gökçe Bahadır'ı ve tabii (daima) Reha Özcan'ı, genç oyuncuların hemen hepsini. 2. sezonun hikayesi ilki kadar içine alıcı değildi ve değişen yetişkin oyuncular ilk sezonun gücünden kaybettirmişti ama Cem Yiğit Üzümoğlu'nu seyretmek başından sonuna kadar büyük zevkti. Yalan söyleyemiiiciiim, başa alıp seyrettiğim sahneleri, mimikleri, oyunları oldu 😃 Galiba beni heyecanlandıran Türkiye standartlarında değil, evrensel standartlarda bir yetenekle karşılaşmış olmamdı. O sene Afife'de 'En İyi Genç Yetenek' ödülünü aldığında törendeydim, adeta kendi sanatçım, 'bizim çocuk' kazanmışçasına sevindim. Sonrasında da pek tatlı, mütevazı bir konuşma yaptı, orada daha da bir sevdim onu.  O kadar ki, kendisine bir de hayran mail'i atıp bunları yazdım. Artık hiç bilmiyorum, 'creepy' mi buldu yoksa sevgim ve varlığına duyduğum şükran ona geçti mi ama çok kibar bir cevap yazdı. Bless his soul! Ve evet, bu yaş grubundaki fan'lar şükran, minnet gibi sözcükler kullanıyor 😂

Kalp'teyiz. Cem Yiğit Üzümoğlu'dan iyi bir performans izleyeceğimizi çok iyi biliyorum ama bu kadar etkilenmeyi beklemiyorum. Yalnız ondan değil, sahnede ne kadar harika genç oyuncular var. Çok zor bir oyunu sadece oynamıyorlar, yaşıyorlar. Göz yaşları gerçek, korkular gerçek, şefkat gerçek, öfke gerçek. Sert bir oyun. Cesaret isteyen bir oyun. Sevişme sahnesinde öpüşmeler öyle filmdeki gibi yalancıktan değil; sesler, nefesler, beden iletişimi... Geçirdiği duygunun gerçekliği  itibariyle film, sahnedeki canlanırmanın yanına bile yaklaşamaz. Zor bir sahne olsa gerek. Seyretmesi  zordu doğrusu ama gerçek oyunculuk böyle bir şey olmalı. Sahne ne kadar cüretkar olsa da, orada oturan bir salon dolusu insan yokmuşçasına karakterler içinde kaybolabilmek. 6 aydır prova yapıyorlarmış, birkaç aydır da oynuyorlar ve bu görünüyor. Her biri karakterini içselleştirmiş, karakterlerinse ilişkileri derinleşmiş.

Mesela Felix'le doktorun karanlıkta, köşede oturdukları ve aslında sahnenin onlarda olmadığı sahnede (cümle düşük gibi olsa da durumu tam olarak izah ediyor), onlar sadece el ele tutuşarak, göz göze bakarak, bibirlerinin yüzünü, saçını okşayarak Felix'in tedavi sürecini, o süreçte paylaşılan şefkat ve çaresizliği, Felix'in kötüye gidişini anlatıyorlar. Oysa o sırada sahnenin aydınlık tarafında takip edilesi ciddi performanslar, tiradlar var ama siz gözünüzü öbür hikayeden de alamıyorsunuz.

Felix. Cazibeli, dobra, duygusal ama ölürken bile esprili bir karakter. Cem Yiğit Üzümoğlu'nun sahne prezansı, duygudan duyguya geçişteki ustalığı, ses ve beden dilini kullanışı etkileyici. 

Doktor, Nilperi Şahinkaya. O kadar dizi fakiriyim ki, 'pırıl pırıl parlayan genç bir oyuncu' olarak izliyorum onu. Oysa sonra ondan kime bahsetsem, "aa ben onu pek beğenirim", "aaa o şeyde oynamıştı" diyor. Benim cehalet seviyem ise şu seviyede. Canlandırdığı doktor bir tekerlekli sandalyede oturuyor, ben acaba karakter mi yoksa oyuncu mu diye düşünüyorum bir süre 😂, neyse ki karakterin çocuk felci geçirdiğini öğreniyoruz bir süre sonra 😆 O da çok etkileyici bir genç oyuncu, özellikle kimbilir kaçıncı kez fon talebinin reddedilmesi üzerine delirerek attığı tiradda insanı yerine çakıyor. Sesinin kontrolüne sahip, duyguyu bangır bangır ortaya koyan, çok gerçek bir performans. Ayrıca duygusal olarak bağlandığı birçok hastasını çaresizce kaybeden doktorun göz yaşlarını samimi bir şekilde döküyor.

Aras Aydın bir yandan kendi iç hesaplaşmaları ve aşık olmayla meşgul, abiden istediği onayı bir türlü alamazken, bir yandan da doktorla birlikte AIDS'in büyük bir tehdit olduğunu anlatmanın, farkındalık yaratıp destek bulmanın çabasında olan ama zaman içinde açıksözlülüğü ve yöntemleri sebebiyle baskılanarak, konuya dikkat çekmek için kendi kurduğu dernekten kovulan Ned karakterinde çok başarılı. Felix'le sevişme, kavga ve diğer ikili sahnelerindeki performanslar karşılıklı olarak çarpıcı.

Sert bir oyun Kalp. Acıtıcı. Her yerinde ölüm var. Her gün sayısı artan ölü arkadaşlar var. İsyanlar var, sorgulamalar, korkular, hayal kırıklıkları, vazgeçişler var. Çok sarsıcı ama yine de karanlık değil.  O acı lokmanın taş gibi midenize oturmamasını sağlayan, kendine has bir espri anlayışı da var. Mesela hepsinin kafasının iyi olduğu parti sahnesi hem çok eğlenceli hem de inandırıcı. O sahnenin filmdeki karşılığı bir masa başında geçiyor. Tabii doğru bir karşılaştırma yapabilmek için metnin orijinali ve diğer sahne yorumlarını da bilmek lazım ama eğer o sahne bu versiyona ait bir yorumsa, bravo yönetmene, değilse de bravo oyunculara.  Nejdet Sert / Tommy ilk o sahnede beliriyor, müthiş eğlendirici bir performans sergiliyor, oyunun sonuna kadar da etkileyiciliği hiç azalmıyor. Filmdeki Tommy'i Jim Parsons (Sheldon Cooper / The Big Bang Theory) canlandırıyor, sahnedeki Tommy daha dikkat çekici bir karakter. Oyunun beni en güldüren cümlesi de o parti sahnesinde: "Gizli hetero musun sen?" 😂😂


Kalp sahneye konuluşu, dekoru, ışığı, müziği ve tabii ki oyunculuklarıyla  üst düzey bir iş olmuş. Türk Tiyatrosu'nun neresinde durur, o konuda ahkam kesemeyeceğim. Oyun daha ilk baştaki müzik, ışık, danslı açılışıyla, rejiye dair 'iyi bir şeyler geliyor galiba' hissini veriyor. Orijinal müzikleri Ömer Sarıgedik yapmış. Açıkçası hangisi orijinal, hangisi bildik parça dikkatiyle dinlemedim müzikleri çünkü şaşkınlığımın peşine takılmış gidiyordum ama müzik seçimlerinin oyuna çok iyi hizmet ediyor oluşu hep dikkatimdeydi.

Oyundan çıktık, eller titreyerek birer sigara yaktık. Biraz sonra oyuncular da çıktı, hepsini öpmek, hepsiyle tek tek konuşmak isterdim, duygularım o kadar yüksekti ki bin tane soru sorup hayatlarını kabusa çevirebilirdim ama dedim "bi dur, çocuklar zaten perişan, hem yorgun hem adrenalin tavan." Tabii ki hala oyunun etkisindeydiler ve herhalde epey de öyle kalmışlardır o kadar kuvvetli bir oyunun ardından... Onun yerine haddimi bildim ve herkesi kibarca tebrik ettim. Oysa Sema kimi istiyorsa sarılıp öptü, bayılıyorum sana içten kadın. Büyüyünce senin gibi olacağım :)




Oyuncular ve arkadaşları bir masanın etrafında toplaşırken, biz de Sema'yla çıktık. Önce bir süre nidalarla, nefeslerle iletişim kurduk, sonra kelimelere dökebildik hissimizi.   O yüksek duygularla vurduk kendimizi yollara. Binemedik bir şeye. Yüzümüze soğuk vura vura yürüdük,  yürüdük. Daha Bostancı'ya kadar da giderdik o gazla ama hava hastalıktan yeni kalkmış ben için biraz soğuktu.

Geceyi orada bitirdik ama oyun benim içimde yaşamaya devam ediyor ve hatta hızımı alamadım yazıyorum çünkü çok bir paylaşasım var. Bu tabii ki bir tiyatro yorumu değil, hayat hikayemdem küçük bir kesit 😉

*11 Nisan'da oyunu bir kez daha zevkle izledikten sonra bir iki ufak revizyon yaptım.

7 comments:

füsun koçoğlu özgüç said...

❤️

CANUS said...

Özlemişim yazılarını okumayı Özlemcim

özlemique said...

Öpücüks...

Unknown said...

Yorumuna sağlık. Pek beğendim. Yalnız bugüne kadar bizi senden ve bu yeteneklerinden mahrum bıraktığın için yazıklar olsun sana:)Oyuna koşa koşa gidesim var...Yeni yorumlarını heyecanla bekliyorum..

Unknown said...

Hayat seni yazmaya zorlasın, sende coştukça coş....

özlemique said...

Ama ama ama... kiminle görüşüyorum?

Unknown said...

Ne guzel yazi bu. Eline saglik.

Post a Comment